
Peki bu nasıl oluyor? Nasıl oluyor ki, dünyada herkesin terör örgütü olarak görüp yasakladığı El Kaide örgütü savaşçılarını bu kadar rahat ve yoğun olarak Suriye’ye ulaştırabiliyor? Normal koşullarda bunun böyle olmaması gerekmez mi? Fakat oluyor işte! Hem de aylarca ve hatta yıllarca bu gerçekleşiyor. Dolayısıyla insanın aklına başka şeyler geliyor. Acaba küresel bir planla mı karşı karşıyayız? El Kaideci güçler küresel bir plan kapsamında mı bunu yapıyor?
Bilindiği gibi, reel sosyalizmin çözüldüğü 1990’dan beri ABD Yönetimi “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırdığı bir strateji uyguluyor. Bu strateji temelinde Körfez krizi ve savaşı yaşandı. Bir yandan Filistin Devrimi “Oslo Barış Süreci” adlı planla eritilmeye çalışılırken, diğer yandan da Kürdistan Devrimi “Çekiç Güç Operasyonu” adlı planla kuşatılmak ve “Uluslararası komplo” planıyla da tasfiye edilmek istendi.
11 Eylül 2001 İkiz Kule saldırısı ardından da “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında ABD’nin bölgede neler yaptığı biliniyor. Afganistan ve Irak savaşlarıyla bölgeye nasıl bir askeri müdahale yaptığı, 2011 başından itibaren gelişen Arap isyanına dayanarak da bölgeyi nasıl ele geçirmek istediği herkesin bilgisi dahilinde bulunuyor.
Bütün bunlardan önce de ABD’nin “Yeşil Kuşak Projesi” adlı bir planı söz konusuydu. Türkiye, İran, Afganistan ve Pakistan’ı içine alan bu planla Sovyet Rusya’nın güneye yayılmasını engellemek istiyordu. Bu nedenle, biraz karşı olsa da Şahlığa karşı İran İslam Devrimini tümden reddetmedi. Ayrıca Afganistan’daki Sovyet etkinliğini yok edebilmek için de Taliban ve El Kaide gibi aşırı dinci örgütlenmeleri bizzat destekledi.
ABD’nin bu yaklaşımının bölgede nelere yol açtığı açıkça ortadadır. İran İslam Devletine göz yumarak, Irak’ta ise Şii Bağdat Yönetimini bizzat yaratarak Suriye’den Hizbullah’a kadar uzanan bir Şii ekseninin oluşmasına neden olduğu açıktır.
Tabi ABD politikalarının bunun karşısında yol açtığı oluşum daha önemlidir. Sovyetlere karşı aşırı dinci Taliban ve El Kaide’ye verilen destek, 2000’li yıllarda ABD ile çatışmalı görünse de, 2011 başından itibaren oluşan ortamdan yararlanarak El Kaide’yi bölgenin en önemli güçlerinden biri haline getirmiştir.
Şimdi bu temelde El Kaide öncülüğünde Irak’ın Sünni kesimine, Suriye ve Türkiye’ye dayalı yeni bir blok, Şii eksenine karşı bir Sünni ekseni oluşturulmaya çalışılıyor. Böylece ABD politikalarına dayalı olarak Ortadoğu yeniden keskin mezhep ayrımlarına sahne oluyor.
El Kaide’ye bağlı güçlerin Rojava’ya yönelik saldırısı işte bu temelde ortaya çıkıyor. El Kaide örgütü oluşan bu fırsatı değerlendirmeye ve Kürdistan’ı da ele geçirerek sırtını AKP’ye dayayıp bir Sünni blok oluşturmaya çalışıyor. İşte bu nedenle AKP Hükümetinden bu kadar açık ve güçlü destek görüyor.
El Kaide’nin güçlerini dünyanın dört bir yanından toplayarak bu kadar kolay Suriye’ye getirmesinin altında da bu gerçek yatıyor. Başta ABD olmak üzere tüm devletler terör örgütü olarak ilan etmiş olsalar da, Ortadoğu’da mezhep çelişkisini ve çatışmasını istiyor olacaklar ki El Kaide çalışmalarına en azından göz yumuyorlar. Bölgenin bu biçimdeki kutuplaşması ABD politikaları doğrultusunda oluyor.
ABD ve müttefikleri bunu neden yapıyor? Gerçekten başarısızlar, bölge dinamiklerine güç yetiremiyorlar da ondan mı bu sonuç ortaya çıkıyor? Yoksa bölgeyi mezhep bölünmesi ve çatışması içine çekerek gücünü tüketmek için mi bunu yapıyorlar? Yani bu durum bilinçli ve planlı bir tutum sonrasında mı gerçekleşiyor?
Kuşkusuz şimdilik bunun için net bir şey söylemek zor. Her iki olasılık da doğru olabilir. Fakat ne olursa olsun, sonuçta Ortadoğu bölgesi açısından sonuç değişmiyor. Bölge Orta çağdaki gibi yeniden mezhep çelişkisi ve çatışması içine çekilmiş oluyor. Bu biçimde gücünü tüketir hale geliyor. Kuşkusuz bundan yararlanacak olanlar da ABD’nin başını çektiği kapitalist sistem güçleridir.
Dolayısıyla bunun bir küresel plan olduğunu düşünmekten daha normal bir şey olamaz. Kapitalist modernite güçlerinin aşırı dinciliğe dayanarak Ortadoğu’yu mezhep çelişkisi ve çatışması içine çekip gücünü tüketmek istediği anlaşılmaktadır. Böylece Ortadoğu’da kendilerine alternatif olacak demokratik modernite devriminin gelişmesini engellemek istedikleri ortaya çıkmaktadır.
Bu durumun Ortadoğu halkları açısından çok büyük bir tehlike olduğu açıktır. Ortadoğu yeniden bir din ve mezhep çatışması içine çekilmek istenmektedir. Son beş yüzyıl içinde Osmanlı-İran çatışmasıyla nasıl gücünü tüketti ve bundan da Avrupa kapitalizmi yararlandıysa, şimdi de mevcut aşırı dinci akımlara dayanılarak benzer şey yapılmaya çalışılmaktadır.
O halde El Kaide saldırısı sadece Rojava veya tüm Kürtler açısından değil, bütün Ortadoğu için ciddi bir tehlikedir. Bunun bir emperyalist oyun olduğu açıktır. Ortadoğu bu biçimde geriletilmek ve çatışma içinde yönetilmek istenmektedir. Ortadoğu’nun tüm yurtsever ve demokratik güçlerinin bu gerçeği görmesi ve elbirliği ile bu tehlikeye karşı tedbir geliştirmesi gerekir. Bu noktada PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın yaptığı “Demokratik İslam Kongresi” önerisinin ne kadar yerinde ve önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle geciktirilmemesi ve en geniş katılımla yapılması tarihi öneme sahiptir. Din ve mezheplerin emperyalist güçler tarafından bölge toplumlarına karşı kullanılması ancak böyle önlenebilir.
Diyarbakır’da yapılması önerilen kongre veya konferans sadece Kürtler açısından değil, tüm bölge halkları açısından çok önemlidir. Çünkü söz konusu tehlike tüm Ortadoğu halklarına yöneliktir. Dolayısıyla bu tehlikenin önlenmesi de tüm bölge halklarını rahatlatacaktır. Böylece bölgeye yönelik küresel emperyalist plan boşa çıkartılmış olacaktır.
Bu da bölgede demokratik halk devrimlerinin gerçekleşmesine ve Ortadoğu’da yeni bir demokratik uygarlık hamlesinin gelişmesine yol açacaktır. Ortadoğu’nun kurtuluşu ve halklarının özgürlüğü buna bağlıdır. O halde tüm bölge demokratik güçleri bu tür oyunlara karşı uyanık olmak ve görevlerine sahip çıkmak durumundadır.