Musa Anter’i 1970’lerde görmüştüm. Dört-beş arkadaştık, DDKO’dan çıkıyorduk. Dev-Genç’in eylemleri vardı. “Çocuklar” diyordu, “bunlar birbirlerine girdiler, biz kendimizi bu fırtınadan iyi koruyalım.”
Osman Sebrî, Musa Anter ve Cigerxwîn gibi kişilikler, aslında bu süreçte biraz silahşörce, ortaçağ şövalyelerine benzer bir tarzda bir kişilik direnmesi, bir ayakta kalma örnekleridir.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Osman Sebrî, Musa Anter ve Cigerxwîn’in Kürt aydınlanmasında önemli bir birikim olduğuna dikkat çekiyor. Osman Sebrî, Musa Anter ve Cigerxwîn gibi kişilikler, aslında bu süreçte biraz silahşörce, ortaçağ şövalyelerine benzer bir tarzda kemalizme karşı direndiğini ifade eden Öcalan, ‘’Aslında siyasiydiler. Hatta eylemciydiler. Ama örgüt kurmaya, direnişi güçlendirmeye büyük yiğitliklerine rağmen güçleri yetmiyor. Ve en son bir Kürt edebiyatı alanı kalıyor, aydınlanma alanı kalıyor’’ diyor.
Öcalan’ın bugün yayınlancağımız değerlendirmesinde Kürt aydınlanması, Kürt ulusalcılığında PKK’nin yeri ve Kürt edebiyatının durumunu değerlendiriyor.
* * *
“Bir Kürt aydınlanması var. Özellikle mensupları tarafından ne kadar az kavransa da, bir değişik aydınlanma türü var. Buna rönesans deniliyor. Ben buna şu açıklığı da getirebilirim: Şimdi Kürt rönesansının bazı özellikleri olmak zorundadır. Bir Fransız aydınlanmasının temellerinin onaltıncı yüzyıllardan başladığını bilirsiniz. Felsefi akımlar, edebi akımlar, yine diğer bazı düşünce ekolleri gelişir. Bilimsel icatlar başlar, devrimci yazın giderek hızlanır ve Fransız Devrimi’yle patlak verir. Aşağı yukarı, en azından bir 200 yıllık tarihten sözedebiliriz.
Rus devrimi 1825’lerde başlar, 1850’lerde edebiyat dönemi, akımı başlar. 1870’lerde büyük narodnik hareketi gelişir. 1890’larda marksist hareket gelişir. 1900’lerde büyük devrimci altüst oluşlar başlar. O da en az 100-150 yılı bulur.
Kürt cephesi böyle değildir. Kürt aydınlanmasının beklemeye tahammülü yoktur. Kürt cephesinde her açılım başarılacaksa, bitirilecekse, çok daha kısa bir sürede olmak zorundadır. Çünkü uygulanan baskı, Kürt’ün dilinden tutunuz, ekonomik yaşamına kadar her yanından kontrol ve egemenlik altında tutarak inim inim inletmektedir. Bu noktaya saygıdeğer bilim adımı İsmail Hoca de değiniyor. Kürtlerin sömürgecilikten de öte bir yaşamı olduğuna işaret ediyor. Katliamcı, jenosit türü bir yönetimdir. Bu yönetimde Kürt nefes alamaz durumdadır. Bu nedenle Kürt aydınlanması, bizim aydınlanmamız, kısa sürmek durumundadır.
Musa Anter en heyecanlı örnek
Kısa sürecek... Bir de yalnızca yeni kuşakları değil, eskileri de aydınlatacak, denebilir mi? Musa Anter örneğini kastediyorum..
Evet. Musa Anter bu türün bilinen, en heyecanlı örneğidir. Musa Anter, uzun yıllar şiir, roman, tiyatro yazdı. Hep yasaklandı, bir türlü günyüzüne çıkarılamadı. En son bizimle bir aydınlanma bularak, hayalindekilerin nasıl bir kitleyle, öncüyle hayata geçirildiğini gördü ve bir delikanlı gibi canlandı. Bir çocuk gibi, mutlu mutlu ölümün üstüne gitti. İntikamı mutlaka alınacaktır.
İsmail Beşikçi’den okudum. Bir değerlendirmesi var. PKK öncesinde de Kürt mücadelesinin olduğunu söylüyor. Gelişme var. Fakat PKK’ye kadar ancak sıfıra kadar gelişmiş. “Sıfırın altında eksilerden sıfıra getirilen bir mücadeledir” diyor. Demek, gerçeği anlamış. Kendini tanımlayarak, “ben sıfıra kadar getirdim” demek istiyor. Gerçektir ve benim söylediğimin kanıtlanması oluyor.
Şimdi ortaya çıkan durum şudur; bazı ulusların birkaç yüzyılda ve birçok akımla, eğilimle ve ardısıra böyle dönem dönem geliştirdikleri yeteneklerin hepsini biz içiçe, birdenbire ve patlamalı bir biçimde gerçekleştirmek zorundaydık. Bunun nedeni mevcut baskıları ve yüzyılların olumsuz tarih birikiminin bizi buna mecbur etmiş olmasıdır. Benim kişiliğim bir yerde bunun somut ifadesidir.
İşte, Musa Anter de, en eski yurtseverlerden biri. 1950’lerden itibaren edebi yanı ağır basan bir çaba içine giriyor. Tabii ki, daha sonraki sert yönelimler karşısında susturuluyor, yerine oturtuluyor. Sağlam politik bir çizgiye, çalışmaya yönelmiyor, ama Kürtlük bilincini koruyor. Çoklarının içine düştüğü ihaneti tam içine oturtamıyor, fırsat buldukça canlanıyor.
Ben 1970’lerde kendisini görmüştüm. Dört-beş arkadaştık, DDKO’dan çıkıyorduk. Dev-Genç’in eylemleri vardı. “Çocuklar” diyordu, “bunlar birbirlerine girdiler, biz kendimizi bu fırtınadan iyi koruyalım.” Öyle bir değerlendirmesi vardı. Canlanmak istiyordu, fakat DDKO ve daha sonraki Kürt hareketleri fazla bir gelişme şansına sahip değillerdi. Yine bilinen yerine oturtulma (ki arada bir MİT, onu sorguya çekiyordu ve ‘yerine otur’ deniliyordu). O da çarnaçar benimsemese de, gerçekler karşısında biraz geri çekiliyor, yerine oturuyordu. Ama kalbinde, hep Kürtlük vardı. Fırsat buldukça da her türlü adımı atabiliyordu.
‘Ben halkımın hizmetinde bir generalim’
PKK’nin büyük direniş hamlesini gördü ve ona soysuzca yaklaşmadı. Onu adeta 77 yaşında bir delikanlı durumuna getirdi, canlandı. Hatta bana bir mektubu vardı; yeğeni üzerine.
“Oğlum, sen karşımda bir er bile olamazsın, ben halkımın hizmetinde bir generalim” diyordu. Evet, böyle bir değerlendirmesi vardı. Tabii biraz radikal yaklaşım istiyorlar. O da bunu gösteremeyince, üzerine biraz böyle gidilince, böyle bir değerlendirmesi vardı. Tabii biz, “saygı ölçüleri dikkate alınarak yaklaşılmalı” dedik. Daha sonra, iyi bir dost oldu. Gerçekçi yazılar yayınladı. Yeni Ülke’nin, Welat’ın, Özgür Gündem’in en üretken muhabiri, yazarı oldu.
HEP Kongresi’ne de katılmıştı. Basına yansıyan, bizim ana ile birlikte bir gösterisi de olmuştu. Böyle yürekli veya anı değeri yüksek olan tutumlar aldı. Gerillaya yüksek değer biçiyordu. Din üzerine gerçekçi değerlendirmeler yapıyordu ve cesur tavırlar geliştiriyordu. Kemalizm üzerine, politikacılar üzerine oldukça cesur tavırlar geliştiriyordu.
Ve kısaca; ömrünün sonuna doğru, tam bir militan söylemine ulaştı. Hiçbir endişe taşımadan, devrimci tarzda yaklaştı. Ve sanıyorum son Diyarbakır’a gelişi de militanca tarzın bir devamıdır. “Ölsem de ülkemde, korkusuzca...” dercesine bir geliştir. Madem kırk yılı aşkın bir süre ülke için yazıp çiziyorsun, bunun düşmanları olacaktır ve onlara karşı direnmeyi de her zaman göz önüne getireceksin. Böyle yazacaksın, gerekirse böyle ölümüne direneceksin.
Hizbulkontra mı vurmuş, polis mi vurmuş pek o kadar önemli değildir, aynı devletin çerçevesindedir. Diyarbakır’da devlet yarı hizbullahtır, yarı-polis, askerdir. Yani yarı-gizlidir, yarı-açıktır; içiçedirler. O açıdan devlet dışında görmemek gerekir.
Biz, bu değerli yazarımız için “gafil avlandı” diyemeyiz. Tam tersine hak ettiği, layık olduğu yurtseverliğin tam gereklerine uygun şehidi diyoruz. Şehadeti hak edendir.
Musa amcanın değişik tarzda olsa da, partiye bağlılığı kesindir. Demek ki, her cephedeki savaş şehitlerimize vereceğimiz en iyi karşılık ortama çok gerçekçi yaklaşmak, ortama tam devrimci tarzda cevap vermek ve mutlaka hem anılarını yüksek bir devrimci gelişmeyle yerine getirmek, hem de varsa bir zayıflıkları, herhangi bir nedenle erken kayıpları, onun önüne yeterli bir devrimcilikle çıkış vermek ve böylece başarıyı kesinleştirmek mümkündür.
PKK’siz Kürt ulusçuluğu gerçekçi değildir
Kürt aydınlanmasına, rönesansına veya dirilişine ilişkin olarak, Osman Sebrî, Musa Anter’i anlamını iyi bilince çıkarmamız gerekiyor. Bunlar Kürtlüğün önemli birikimlerdir. Hiç şüphesiz benzer örneklerde vardır. Biz bunları cumhuriyetin veya kemalizmin, kemalist belanın Kürtler açısından ortaya çıkışı ile birlikte direnme döneminin değerleri olarak da görebiliriz.
Bu dönem, neden Türklük için bir aydınlanma dönemi oldu da, Kürtler için bir karanlık dönem haline getirildi? Bu dönemi bir de bu yönüyle ortaya koymak mümkün. Gerçekten Türk ulusalcılığı ne kadar egemen sınıf tarzında da olsa, çok şoven, eli kanlı tarzda da olsa, çok yönlü bir aydınlanmayı yaşadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ve bir anlamda Türk aydınlanması, Kürtler için karanlığın gelişmesi, “betonlaşma hareketi” dediğimiz mezara gömülmesi ve nefes alamaz duruma getirilmesidir. Bunun birçok izahı yapılmıştır. Özellikle aydın olduğunu iddia edenlerin çok iyi kavraması gerekiyor ki, PKK gerçeği dışında kalan kesimlerde, onun etki sahası dışında kalanlarda büyük bir çarpıklık ve gerçeğin dışında hareket etme durumu yaşanıyor.
Şüphesiz PKK, tarihi kendisiyle başlatmıyor. Ama bugün PKK’siz bir Kürt ulusçuluğundan ve Kürt rönesansından bahsetmek de gerçekçi değildir. Tarihimizde teorik olarak Kürtlükten bahsetmek mümkün. Yine birey düzeyinde direnmiş kişiler de var. Ama bir hareket haline ve ulusal seviyeye gelme, dar, feodal aşiretçilikten kurtulma sözkonusu olduğunda, mumla arasan bulamazsın. Gerçekçi olmak gerekiyor. Eğer Kürt rönesansının değeri bilinmek isteniyorsa, geçmişin çok istenip de yapılamayanı veya başarılamayanı nedir, sorusuna cevap vermek gerekiyor. Türk ulusalcılığı içinde ne hale getirildiğimizi bile anlayamıyoruz. Katliamın kurbanları bugün hakim ulus içinde en iyi kullanım araçlarıdır. Kürt ulusal değerleri, en çok Türk ulusal değerlerine dönüştürülüp hizmet ettirilmiştir. Ve bu, hiç şüphesiz bir Türk ulusal anlayışıdır.
Şunu söylemeliyiz ki, Türk ulusçuluğunda diğer azınlıklardan devşirmelerin payı ne kadar büyükse, Kürtlerin de devşirmelerinin payı önemlidir. Nerede ise hepsine bedeldir. Özellikle cumhuriyet döneminde Kürt ulusal değerleri adına ne varsa, katliam temeli esas alınarak talancı ve sinsice bir değer kırılmasıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Bu sanatsal ve düşünsel anlamda güçlü bir kırılmadır. Sanatın özellikle edebi alanının seçkin isimleri Kürt kökenlidir. Bu konuda aslında kapsamlı bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Örneğin, birçok edebiyatçının Kürt kökenli olması tesadüfi değildir. İleri gelen bir Türk edebiyatçısı olmak için biraz da Kürt kökenli olmak gerekiyor. Bu, kısmen TC’nin oluşum mantığıyla da bağlantılıdır. Oluşum mantığında bir Türke iyi bir edebiyatçı olma şansı verilmiştir. Ona verilen; resmi tarihi çok şovence tekrarlama misyonudur.
Türk aydını
Resmi tarihi, resmi kültürü bu kadar tekrarlayan, iyi sanatçı olamaz ve hiçbir dönemin etkili sesi olamaz. Ermenilerden, Rumlardan, Kürtlerden derlenir. Bunun nedenleri şu: Bunlar ezilen halklardır. Ezilen halkların bireylerinin duygu ve düşüncelerinde köklü altüst oluşlar, ızdıraplar, acı ve ayrılıklar vardır. Bu da sanatın kaynağıdır. Ve nitekim sanatın evrim göstermesi, gelişmesi de bu kişiliklerle olur. Türklerde ise sanat adına varılan şey cumhuriyeti ezberlemektir. Üstelik bunu her türlü şoven değer yargılarıyla herkese ezberletmektir. Bunun için de sanat konuşmaz. Halbuki sanat, devlete muhalif olmayı, eleştirel olmayı gerektirir. Burada tümüyle örgütsel olmak gerekiyor. Tümüyle aşılamak, asimilasyon ile sürekli kendine benzeştirmek: Cumhuriyet yazarlarının ve ideologlarının işlevi budur. Biraz muhalif ve eleştirel olmak da azınlık kökenlilere kalıyor. Ezilen ulusa ait kültür kişilikleri, ciddi bir siyasi mücadeleye güç yetiremedikleri için, siyasi sahayı terkediyorlar. Siyasi eleştiri, örgütlenme ve eylemlilik, yerini edebi eleştiri, edebi eylemlilik ve edebi örgütlenmeye bırakıyor.
Gerçekten de Kürt muhalifliğinde, Kürt eleştirisinde böyle bir yansıma var. Aslını bir yerde inkar ederek veya azınlık kökenlerini Türk edebiyatı biçimine dönüştürerek koruma adına bir tepki biçimi gelişiyor. Önemli bir Kürt aydın kuşağı mı desek? Aslında ne kadar aydın olduğu da tartışmalı. Çünkü Türk aydını olarak bunlar düşünülüyor. Kökeni belki Ermeni, Rum, Kürt, Arap veya Çerkez’dir. Küçük bir kısmı Türktür aslında. Devlet sanırım biraz da buna izin veriyor. Yani, “kendi gerçekliğinizi inkar temelinde edebiyat yapabilirsiniz, izin var, yeter ki siyaset yapmayın” diyor, onlar da böylece bu alanı kullanmış oluyorlar. Biz, böyle bir aydınlanmaya, bu yönlü eleştiri getirebiliriz.
Türk aydınına gelince, bugün onun temel görevlerini yerine getirmediği görülüyor. Bu son derece olumsuz bir niteliktir. Türk ulusçuluğuna kültürel açıdan katkıları var. Ancak Kürt, Rum, Ermeni gerçekliğine katkıları sınırlıdır. Belki birkaç tipleme düzeyinde adları geçer, o kadar. Örneğin, Kemal Tahir’den tutalım Yaşar Kemal’e kadar. Ruhi Su’dan Yılmaz Güney’e kadar birçok örnek bu çerçeve dahilinde değerlendirmeye tabi tutulabilir. Fakat büyük katliam ve ardından asimilasyon döneminde Kürtlük neyi ifade ediyor? Bir direnme varsa, bir aydınlanma varsa, bu ne anlama gelir? Biraz da bu sorular üzerine düşünmek gerekiyor. Cumhuriyet gerçekten belki de tarihin tanıdığı en barbar, ve hatta Hitler’i bile geride bırakabilecek bir jenosit hareketidir. Ermeniler, Rumlar bu hareketten paylarını almıştı. Kürtler ise daha sancılı bir jenoside tabi tutulmaktadır.
Herhangi bir aydınlanmayı yaşamaları şurada kalsın, bir jenosidi yaşıyorlar. Yani herhangi bir baskı ve sömürüden öteye ulusal katliam rejimi de diyebilirsiniz buna. Evet, katliam rejimi diyebilirsiniz buna. Katliam yalnız fiziksel anamda yürümüyor. Bilinci yok etme ve böylece ceset haline getirip bırakma veya kullanılacak ucuz malzeme durumuna getirme durumu sözkonusu. Böyle bir tahribatla karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu süreçteki Kürt gerçeğini araştırmak isteyenler, dikkatle değerlendirmek zorundadırlar. Gerçeğin doğru bilinci olmadan, aslında herhangi bir ayaklanmadan bahsetmek mümkün değildir. Ve olanı da sahtekarlık ve çarpıklık olur. Zaten olan da biraz budur. Önce gerçeğin adını doğru koymak gerekir.
Kürt ulusçuluğuna ilişkin ucuz bir sölyem var, “şöyle isyan ettik, şöyle kahramanca direndik” deniyor. Eğer bu böyle ise geriye bir şeylerin kalması gerekiyordu. Kalanlar çok sınırlı ve başaşağı gidişe hizmet ediyor.
Direnme mevcut aslında. Fakat çok yetersiz, çok korumasız olduğu için, çok ezici vurulmalara götürüyor. Ezici vurulmalar ise çok kötü bir uşaklığa, teslimiyete ve özümsenmeye götürüyor. Dersim’de ve diğer isyanlarda yaşanan bu. Zayıf bir direnme, karşı tarafı güçlendirir ve onun en kötü malzemesi haline getirir. İsyanlarımızın böyle bir özelliği var. Kendilerini savunacak güçlü bir kitap bile bırakmamışlar. Özellikle aydınlarımızın bunun üzerinde iyi düşünmeleri gerekiyor.
Kürt sesi oldular
Osman Sebrî, Musa Anter ve Cigerxwîn gibi kişilikler, aslında bu süreçte biraz silahşörce, ortaçağ şövalyelerine benzer bir tarzda bir kişilik direnmesi, bir ayakta kalma örnekleridir. Ama onların bu süreci ne kadar dillendirdiği de tartışılmalıdır. Ben de bu kişilikleri az çok tanıdım. Osman Sebrî, 1925’lerden itibaren isyandan etkilenip kemalizme karşı çıkar. Hatta buralarda bizim gibi böyle bir müfreze ile gidip, isyana yardımcı olmak ister, -bütün isyan süresince. Fakat “peşime bin kişiyi taktım gittim Suruç’a, orada bir baktım ki, arkamda bir kişi bile kalmamış” diyor.
Cigerxwîn Gercüş’ten, Musa Anter Nusaybin’den gelmişler; ancak kalemleriyle, şairlikleriyle ayakta kalabilmişler. Aslında siyasiydiler. Hatta eylemciydiler. Ama örgüt kurmaya, direnişi güçlendirmeye -küçümsemek için söylemiyorum- büyük yiğitliklerine rağmen güçleri yetmiyor. Ve en son bir Kürt edebiyatı alanı kalıyor, aydınlanma alanı kalıyor, Cigerxwîn şiire yükleniyor. Bu anlamda bir Kürt soluğu olmaya çalışıyor, yine Musa Anter de öyle. O da edebiyata yöneliyor, bir soluk olmak istiyor bu amansız karanlık dönemlerde. Osman Sebrî daha da tutarlı, yurtseverlik kalemi, şairi, dilcisi, kültürcüsü olmaya özen gösteriyor. Biraz kendilerini etraflarına da hissettiriyorlar. Bunlar KDP geleneğinden çok farklıdırlar.
PKK öncesi dönemde bir KDP’lileşme var. Dört parçada da KDP’ler oluşturulmaya çalışılıyor. Fakat tamamen Kürtlüğün aleyhine çalışan bir konuma gelme sözkonusu. Osman Sebrî çok erken kopuyor: “Barzani beni tutsaydı öldürürdü” diyor. Cigerxwîn yine erken kopuyor. Musa Anter’in KDP’liliği fazla yok. Ortaya ne çıkıyor? Kendileri direnmek istemiştir, ancak başaramamış, zorlanmışlar. KDP bu dönemin en etkili örgütü, ondan da ayrılma gereği duyuyorlar. Çünkü işbirlikçi, devletin güdümünde ve böylece çok dar, çok az olanaklı zorluklarla dolu bir ortamın “Kürt sesi” olmaya çalışıyorlar. Evet, “Kürt sesi!”
Neyi kurtardı bunlar, diye bir soru sorulabilir. Kürt dili ve kültürünün ölmediğini hissettirmek istemişler. Ve herhalde en önemlisi de cumhuriyetin büyük saldırısına karşı teslim olmamayı, bir yurtsever olarak ayakta kalmayı başarmışlardır. Ama bütün bunlar, çok güçlü bir siyasi aksiyona da götürmüyor. Bir siyasi eylemliliğe ve örgütlenmeye götürmüyor. Kendilerinin çok yalnız kalmalarına yol açıyor. Bunlardaki yalnızlığı iyi değerlendirmek gerekiyor aslında. Bütün bir ulusa hizmet etmek istemelerine rağmen, yalnızlık içinde kalmaları dikkatle değerlendirilmelidir. Bu durum ulusal düzeyin gerekliliğini gösteriyor.
Bunlar aslında güçlü edebiyatçılar olarak yapmaları gerekenleri yapmıyorlar. Çünkü ulusal temel ve devrimci direniş temeli zayıf olursa, güçlü bir edebiyat da doğmaz. Ancak şöyle bir talihsizlikleri var: Güçlü bir ulusal-demokratik hareket olmadığı için ve dönemleri muazzam bir katliam, asimilasyon, karanlık dönemi olduğu için; büyük yüklenme ve direnmelerine rağmen, çok sınırlı bir etkiye yol açmaktan kurtulamıyorlar. Belki koşullar elverseydi büyük edebiyatçılar olabilirlerdi. Büyük direnişçiler de olabilirlerdi. Hatta askeri, siyasi önderler olarak da bazıları bu kuşağın içinden çıkabilirdi. Nitekim böyle birçok aday da var. İşte, İhsan Nuri, Ağrı dağında fazla gelişim gösteremedi. İran’a savruldu. Bir Alişer, bütün yurtseverliğine rağmen, katledilmekten kurtulamadı. Bir Nuri Dersimi vardı; “ah-vah”larına rağmen yalnız başına çok uzaklarda ölmekten kurtulamadı.
Lenin, ahırları temizlemek derdi
Bizim yaptığımız şu: Bu Mezopotamya ülkesinde, Toroslar’ın eteklerinde, Zağroslar’ın eteklerinde bazı insanların direnmeleri var ve bunların kültür sonuçları çarpıcı olarak ortaya çıkacaktır. Buradaki işgale ve istilaya karşı direnmelerinin mutlaka insanlık açısından bir anlamı ve hümanizması olacaktır. Ulusal yanı kadar, böylesi bir yanı da kendini hissettirecektir.
Bizim gösterdiğimiz gelişim; Türkü, Arabı, Farsı sorgulayacaktır. Onların anti-demokratizmini, şoven ulusçuluklarını, ister dini kisvede, ister milli kisvede olsun; dayattıkları büyük haksızlıkları, insanlık dışı uygulamaları sorgulayacaktır. Bütün bunların yapılması bir yerde, Ortadoğu’da hümanizmanın boy vermesi anlamına gelecektir. Hümanizma, insani gelişmedir. Bu anlamda Kürt ve Kürdistan direnişçiliğinin hümanizma ile çok büyük ilişkisi olacaktır.
Bir Fransız veya bir Rus aydınlanması gibi bir aydınlanmayı da biz neden yaşamayalım? Tarihi temeli var ve güncel olarak da devrimin yayılması halkların özlemine uygundur. Politikasını, askerliğini ve onun ruh çalışmasını da böyle sağlam götürürse, hiç şüphesiz gelişmeler de bu denli çaplı olabilir. Bu cücelerden kurtulmak gerekiyor, karanlık noktalardan kurtulmak gerekiyor. Çok basit ailecilik-kabilecilik gibi tortu-kalıntı zincirlerinden kurtulmak gerekiyor.
Edebiyatın mantığı, diyalektiği bizde gelişeceğe benziyor. Diğer tüm sanat ekinlikleri, özellikle diğer uluslara da indirgenecek yanları da, zamanla ortaya çıkacaktır. Özellikle edebiyat ordusu, kültür ordusu, güçlü ruh ordusu da peşisıra gelecektir. Her türlü uşaklık, onun sonuçları olan çirkinlik, kişi düşkünlüğü aşılacaktır.
Duygu ve güzellik yapıcıları da en az savaş yapıcıları kadar değerlidir. Ve zaten birbirleri ile de çok bağlantılıdırlar. Bütün güzellikleri kendi şahsında toplayamayan, güçlü bir komutan ve savaşçı olamaz. Yine bir savaşçının kahramanlığının bütün yönlerini yüreğinde taşımayan da güçlü bir edebiyatçı olamaz, sanatçı olamaz. Aralarında çok sıkı bir bağ olduğunu belirtmeliyim. Bize düşen bu bağı sürekli bir ön koşul olarak eklemektir. Bizim yaptığımız, bu zemini temiz tutmaktır. Aslında ben her zaman söylediğim gibi ne iyi bir komutan-önder, ne de iyi bir sanatçı-edebiyatçı diye bakıyorum. Ama zemini temizleme işinde iddialıyım. Lenin buna, ahırları temizleme diyordu. Evet, ahırları sürekli temizliyorum, yürekleri temizlemeye çalışıyoruz. Yürekleri bilemeye, biletmeye çalışıyoruz. Birileri kullansın diye.
Çok büyük hizmetler var aslında. Öyle olaylar var ki, şok edici, -ama duyulmuyor. Çünkü yürekler zift bağlamış. Öyle savaş sorunlarını anlaşılır kılmaya çalışıyorum ki, çok yaman komutanlar çıkabilir. Ama ilgilenme gereği bile duymuyorlar. Birkaç destana konu olabilecek durumlar ortaya çıkarılmıştır, ancak yanına bile uğramıyor.
İşte, birlik tutkumuz. Örgütsel birlik üzerine ne kadar yoğunca duruyoruz? Güçlü kişilik, önder tip üzerine nasıl, ne kadar duruyoruz? Ve ben, kendimi adeta Ehmedê Xanî’nin pratiğini yapar gibi görüyorum.
Ne gördük, neyi kanıtladık? Evet, düşman hani Ağrı dağının doruklarında “Kürdistan burada medfundur” der, o isyanın bastırılmasından sonra. Ve biz de tekrar o mezardan başımızı kaldırıyoruz. “Öldürdüğün yerden dirilecektir”, “gömdüğün yerden çıkaracağız” diyoruz. Buna da büyük çaba gösteriyoruz ve ne çıkıyor ortaya? Filizlenmeler ortaya çıkıyor. Kasıp-kavrulmuştur, çimenler kurutulmuştur, viraneye çevrilmiştir.
İşte, yeni yeni filizlenmedir bu olup-biten. Edebiyat dediğin böyle gelişecektir.
Bana göre bu kadar kendi tarihinden, kültüründen, ülkesinin doruklarından, yiğitliğinden korkmuş kişinin duygusu olamaz. Bırakın aşkı, rezalettir ve nitekim ilişkileri hep düşkünlük, yozluktur diye bir değerlendirme ile karşılık veriyoruz. Teslimiyet, boyuneğmişlik koşullarında duygu ve aşk olmaz. Duygu, aşk olmadı mı edebiyatçılık, sanatkarlık olmaz.
Kürt aydınlarına bunu söylüyorum; sen yüreğini Ağrı dağı kadar düzeltemezsen ve bunu sergileyemezsen, neyin edebiyatını yapacaksın? Şimdi ben yine Kürt aydınına fazla dokunmak istemiyorum. Çünkü çok nazik ve bitiktir aslında. Ama yine de cesaretlensinler. Hiç olmazsa bizi duyarak cesaretlensinler.”
HABER MERKEZİ