Sokak aralarında doğup hemen yirmi adım ötedeki ana caddede varlığını hissettiremeyen olaylarla tarihin yazılamayacağını ise bizzat tarihin kendisi anlatır bize.
***
Bu kimlik gökten zembille inmedi elbette. Ulusal bir kimlik ve bir ulus birliği yaratabilmek için varlığı tanımlanamaz öcülerden oluşan içselleştirilmiş korkular öylesine tahripkardı ki, bu halin yarattığı özgüven duygusu yoksunluğunun o günden bu güne bütün kuşakları derinlikli olarak kapsamasını anlamamak mümkün değildir. Ölüme gönderdiğimiz gençleri uğurlarken boğazımızı yırtarak "en büyük asker bizim asker!” yalanı ile rahatlama çabası ya da "kahrolsun…!” sözünün arkasına sıraladığımız düşmanlar listesi bu yoksunluğun ifadesinin en çıplak halidir. Ülkede var olan bütün "kötülüklerin” kaynağı dışsaldır. Yani bunlar, "ülkemizde huzuru bozmak için” dış güçlerin düzenlediği kötülüklerdir. Sağım solum, önüm arkam her yanım düşman ve bu nedenle büyük, çok büyük, çok çok çok büyük bir orduya ve polise gereksinimimiz vardır. İç düşmana karşı uyanık ve acımasız olmak gerekir ki dış düşmanın bu cennet vatanımızı parçalama ve bölme çabaları engellenebilsin.
Oysa en büyüklerin hali destanların tanımlarına hiç de uymuyordu. Küçücük ölçekli bir savaşta bile kendi gemilerini kendi uçaklarıyla vuran ordu ‘bizim’ olan ve ‘en şerefli’ ordudur. Başına çuval da geçirilse önemli değil, "en büyük asker bizim asker!” Ve "terör belasıyla” kırk yıldır en acımasız yöntemlerle savaşmış olmasına rağmen gide gide Fırat’ın batısına sıkışmış olan ordu, devletimizin bekasının güvencesidir. Yaşanan gerçeklik ile destanlarla yaratılmış hayal dünyası arasındaki bu büyük zıtlıklar insan bilimlerinin bütün alanlarının ve disiplinlerinin ortak ve önemli bir konusunu oluşturur.
***
Rojava’yı düşünürken neden bunlar geliyor hemen aklıma? Çünkü Rojava, Kapitalizmin yarattığı toplumsal şekillenmelerin dayanağını oluşturan temel paradigmaları reddederek, çağın gelişimini dikkate alan yeni paradigmalar üzerinden örgütlenmiş bir zaferin örneği. Tekçi ulus kimliklerine dayalı toplumsal-politik yapılanmalar yerine, çoğulculuğu, yani var olan bütün farklı kimlikleri kapsayan katılımcı, paylaşımcı bir sistemin embriyosu. Eski sistemlerin yarattığı sorunların ve çatışmaların çözümünü yine eski sistemler içinden üretilmiş yöntemlerle çözme çabası yerine, eski iktidar sistemlerini reddederek çağın çoğulculuğunu yansıtan yeni yönetim ve birlikte yaşam modelleri öneren bir ilk oluşum. Kitleler arasında sürdürülen uzun soluklu bir çabanın ürettiği büyük ve güçlü bir halklar örgütlenmesi.
Rojava’da Kürt ordusu yoktu, ama bugün kendini savunmak için bölge halklarının hepsini kucaklayan ve temelini kadınların oluşturduğu ciddi bir askeri gücü; cehalet düşmanını yenmek için açtığı coşkulu bir öğretim ve eğitim kampanyası; eşitlenme üzerine kurgulanmış bir yeni modelle birlikte yaşayan hakların silikleştirilmiş, üretim dışına itilmiş bütün dinamiklerinin yeniden ortaya çıkarılarak özgürleştirildiği ve üretken kılındığı yeni tip bir kimlik yerleşmeye çalışıyor. Bu nedenle, eski sistemlerin ürettiği Arap Baharı sahteciliği çökerken, Rojava, sadece Suriye için değil bütün bölge için yeni bir toplumsal yapılanma modeli olarak ortaya çıkıyor. Eski sistemde ısrarını içselleştirilmiş bir kimlik içinden devam ettiren Türkiye sömürgeciliğinin yenilenme önerilerine korkuyla yaklaşması ve yeni adımlar atma sözüne rağmen, bir adım ileri üç adım geri yapmasının temel nedenini burada aramak gerekir. Bülent Arınç’ın çözüm sürecini ve PKK ile anlaşmayı (dolambaçlı dil oyunlarına başvurup uzun uzun konuşarak) "zorunda kaldık” diye özetlemesi, bu gerçeğin ve zoraki yürüyüşün çok açık bir itirafıdır.
Bizimse söyleyecek sözümüz daha kısa: Korkunun ecele faydası yoktur. Kürt Baharı yükseliyor. Ve tarihin önümüze koyduğu bu büyük şansı, onun yanında aktif olarak yer alarak ve bütün gücümüzü onun için aktararak değerlendirmeliyiz. Çünkü bu kurtuluş hepimizin, yani insanlığın kurtuluşu olacaktır.
Kürt baharı yükseliyor
Türk politikasında ve basınında sıkça yer alan sözlerden biridir "tarih yazmak!” Olur olmaz her olayla bir ‘tarih’ yazılır. Galatasaray bilmem nerede bilmem kimi yenerek tarih yazdı… Askerimiz bilmem nerede yaptığı tatbikatla tarih yazdı… Güzel Türk kızı moda gösterilerinde herkesin gönlünü fethederek tarih yazdı… Yani uluslararası ilişkileri gelecek yüzyıllarda da etkileyecek öneme sahip olayların değerlendirildiği bir disiplin dalı olarak tarih, toplumsal özgüven yoksunluğunun kıskacında bunalan Türklerin elinde, topluma gaz verme uygulamasından başka bir şey değildir. Böylece bütünüyle yalana dayanan bir masal kimliği oluşturulur. Üstelik üretimden yoksun bir topluluk olarak bu masal kimlikleri bile çalıntıdır. Ne Zaloğlu Rüstem Türktür, ne Leyla ve Mecnun bir Türk masalı. Heyber Kalesi kahramanlığı Arap’ın, Köroğlu bütün Ortadoğu halklarının destanıdır.