AKP iktidarı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan Kürt düşmanlığında sınır tanımıyor. Cizre’de 66 günde şimdiye kadar tespit edilen 232 kişi katledildi. Onlarcası yakıldı. Bu da yetmedi, cenazeler şehirlere dağıtıldı. Aileler şehir şehir çocuklarının yanmış bedenlerini teşhis etmek için dolaştırıldı. Hızını alamamış olan devlet aynı yöntemle Sur’a yöneldi. Aralarında yaşlıların, çocukların, kadınların ve yaralıların bulunduğu onlarca insan bodrumlara sığındı. Herkesin eli yüreğinde ‘akıbeti Cizre gibi olmasın’ diyor. Botan’ın diğer kentlerinde ise saldırılar devam ediyor.

Tabii kuzey Kürdistan’a dönük saldırıların esas sebeplerinden biri Rojava’da gelişen sistemdir. Dolayısıyla Rojava’ya dönük saldırılar da askeri, diplomatik ve siyasi anlamda değişik biçimlerde devam etti. Türkiye, Girê Spî’nin (Tel Abyad) özgürleştirilmesinden sonra PYD ve YPG’yi uluslararası güçlerin yok sayması için çok yöntem uyguladı. Suriye’de Ahrar-uş Şam, El Nusra gibi örgütleri askeri ve silah anlamında besleyerek etkinliklerini arttırmaya çalıştı. Olmadı, yeni tugaylar oluşturdu, o da olmadı alternatif toplantılar geliştirdi. PYD’nin Suriye çözümünün bir parçası haline gelmemesi için şantajlar yaptı. En son “Cenevre 3” toplantısına gitmesini engelledi, ama ABD yetkilileri Kobanê’de YPG ile görüştü. İstediği sonucu alamayınca nihayet açık bir şekilde, Erdoğan, ABD’ye “Ey Amerika; bizimle misin, terör örgütüyle mi?” diye ABD’den tarafını belirlemesini istedi. ABD de PYD ve YPG’yi “terör örgütü” olarak görmediğini belirtti. Ama iş bununla bitmedi. YPG’nin Efrin kantonundan başlattığı hamle ve alanda ilerlemesi, Türk devletinin korkularını arttırdı. Bu kez obüs topları ile Minag havaalanı ve çevresindeki köyleri vurmaya başladı. Dünya Türkiye’nin saldırılarına sessiz kalmadı ve ABD, Rusya, AB saldırıların durdurulmasını istedi. Son olarak BM saldırıların durdurulması konusunda Türkiye’yi uyardı. BM’nin açıklamasından bir gün sonra yani 17 Şubat’ta Sözcü gazetesi MİT raporuna dayandırdığı haberde; 14 YPG’linin Türkiye’ye geçtiğini iddia etti. Aradan saatler geçmeden Ankara’da Hava Kuvvetleri merkezine yakın bir yerde büyük bir patlama oldu ve 28 asker öldü, onlarcası ise yaralandı.

Daha olay yayın organlarında “son dakika” olarak geçmeye başlamıştı ki yayın yasağı getirildi. Ardından bir kaç saat geçmeden failin kimliği tespit edildi: Suriye uyruklu Salih Neccar. Ertesi gün de faili ilk açıklayan tabi havuz medyasıydı. Yeni Şafak gazetesi Ankara’daki patlamayı PKK ve YPG’nin yaptığını yazdı. İlerleyen saatlerde de Erdoğan ve Davutoğlu kimliği tespit edilen kişinin YPG’li olduğunu açıkladı. Üstelik bu şahıs ‘ailesi Suriye’de Beşar Esad’ın başında bulunduğu Baas rejiminin askeri istihbaratı Emn ül-Askeri’yle irtibatlıymış’ (Murat Yetkin- Radikal). Yani sadece YPG’li değil, aynı zaman da Esad’da da yakın biri. Tam da AKP yetkililerinin dediği ve istediği gibi. Yani YPG- Esad ilişkisini de gösteren bir durum. Bir taşla iki kuş vurma numarısı...

Sonrası malum, ABD, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya ve Çin büyükelçilerini Dışişlerine davet ederek “delilleri” gösterdiler. Aynı saatlerde 2.000 çete mensubunun tank, top, füzelerle Öncüpınar sınır kapısından Ezaz’a geçtiği haberi basına yansıdı. Olayların sonuçları ile uğraşınca genel tablo göz ardı edilebiliyor ve tüm bunlar birbirini tamamlayan tesadüfler silsilesi gibi algılanıyor. Ama böyle olmadığı kesin. Hele de 24 saat geçmeden Ankara olayını çözen AKP’nin, yıllardır Roboskî’yi, Reyhanlı’yı; aylardır Suruç’u, 10 Ekim Ankara’yı, Sultan Ahmet’i çözemediğini düşünürsek. Gelişen olaylara buradan bakınca MİT müsteşarı Hakan Fidan’ın “4 adam gönderir 8 füze attırırım” söylemi akıllara takılıyor.

PYD eşbaşkanı Salih Muslim ve YPG genel komutanlığı Erdoğan ve Davutoğlu’nun YPG’yi hedefleyen açıklamalarını reddederek, Ankara patlaması ile ilgilerinin olmadığını açıkladılar. Ancak buna rağmen ısrarla ‘YPG yaptı’ diye yaygara koparıldı.  

YPG’nin terörist örgüt olduğunu ispatlamaya çalışan Türk devleti Ankara’da yaşanan patlamaya dayanarak uluslararası güçlere bunu kabul ettirmek istediği kesin. Bu çıkmaz politikanın bir yanını Kürt düşmanlığı oluşturuyor. 18 Şubat’ta yani Ankara patlamasından bir gün sonra İngiliz Guardian gazetesinde yer alan bir analizde; “İşler yanlış gidince, PKK’yı suçlamak doğal bir hükümet refleksidir. Ekim’deki barış mitinginden sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen Kürtleri suçladı. Sonradan saldırının IŞİD teröristlerinin işi olduğu ortaya çıktı” tespiti artık uluslararası kamuoyunda da AKP’nin Kürt düşmanlığının saklanamaz bir noktada olduğunu gösteriyor.

Kuzey Kürdistan’da ve Rojava’da Kürtlere saldırarak hem içerde, hem de dışarda Kürtler üzeri iktidarını korumaya çalışan bir hükümet ve Cumhurbaşkanı ile karşı karşıyayız. Denklem ‘ne kadar savaş, o kadar ayakta kalma’ halinde işliyor. İçerde Kürtlere saldırılara sessiz kalan uluslararası kamuoyu, Rojava’ya üzerinden Suriye’ye karadan girmesine sessiz kalacak mı? Yakında göreceğiz. Ancak şurası kesin ki yurtta savaş, dünyada savaş politikasını kurtuluş sayan AKP’nin esas zararı Türkiye halklarınadır. Kürt düşmanlığının Anadolu halklarına kazandırmadığı deneyimle sabittir. Türkiye halklarının acilen bu savaş çılgınlığını durdurması gerekiyor.