
TECRİT VE İMRALI SİSTEMİ - I
Sayın Abdullah Öcalan ile 27 Temmuz 2011 tarihinden itibaren görüşülemiyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in bir TV proğramında belirttiği üzere, bizzat hükümet tarafından görüşme yasağı uygulanıyor Öcalan’a. Ve üstelik Anayasa Komisyon’undan geçen tasarıyla da bu görüşme yasağı yasal bir düzenleme ile kalıcı bir hale getirilmek isteniliyor.
Bu yasal düzenlemenin hem hukuki hem de siyasi açıdan sonuçları elbette ki büyük olacaktır. Ama hükümetin bu yaklaşımına odaklandığımızda biçim ve içerik olarak, görüşme yasağı ve bunun kalıcılaştırılması yönteminin İmralı Süreci açısından yeni bir durum olmadığını da görmek gerekiyor.
Çünkü İmralı Süreci boyunca, ilk günden bu yana uygulanan her şey ‘Olağanüstü’ kapsamındadır. Devletin, istisnai bir tarzda kurgulayıp uyguladığı, çıplak bir iktidar alanı olarak İmralı Adasından, on üç yıllık teori ve pratiğin toplamı olarak varlığını idame ettiren İmralı sisteminden sözetmeye başlarken, ‘normal’ veya ‘rutin bir hukuk dili’nin dışına çıkmak gerekiyor. Belki de, gerçek ‘hukuk’a giriş yapılmalı. Çünkü istisna hali veya olağanüstü hal söyleminin kuramcısı Carl Schmitt’in veciz söylemiyle, „Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer“di. (Siyasi ilahiyat, C.Schmitt, Dost yy, s.41)
Son on üç yılın bazı uygulamaları ve gözlemleri üzerinden İmralı Sistemine ve benzersiz tecride bakarken, tüm bu uygulamaların Kürtlerin yaşadığı inkar ve trajedideki söylem ve siyasetle olan paralelliğini ve içiçeliğini göz ardı etmemek gerekiyor. İmralı Sistemi, tüm kurgusuyla, hukuku ele alışı ve siyasi yaklaşımıyla Kürt inkarcılığının ve ezilmişliğinin mikro düzeyde modern bir uygulamasına karşılık gelmektedir.
Konuya giriş yaparken bir noktaya da vurgu yapmalıyım. İmralı Sistemi, kamuoyuna daha çok ‘görüşememe’ nedeniyle girmektedir. Özellikle avukat görüşlerinin uzun denilebilecek bir süre yapılmamasıyla, oradaki sistem ‘tecrit’ adı altında Kürt halkının gündemine girmektedir. Bunun bir alışkanlığa dönüştüğünü ve vicdani açıdan da eksik yaklaşıma karşılık geldiğini ifade etmeliyim. Bu sistem avukat görüşleri yapıldığı zaman da bir işkence ve eziyet sistemidir. Görüşme yapılması, Sayın Öcalan’dan haber alıyor oluşumuz tecridin olmadığı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla bu yazımızda sadece görüşmeme ekseninde değil, onu da içine alan tecrit sisteminden veya İmralı sisteminin temel bazı özelliklerinden hareket etmek istiyorum. Tecrit denilen olguyu hakkıyla kavramak açısından böyle bir toplu bakışa ihtiyaç olduğu açıktır.
Yükselen bir çizgi olarak olağanüstü hal rejimi
Mart 1999 tarihinde, şimdi hurdaya dönüşen İmralı-10 teknesiyle Mudanya’dan başlayan ilk yolculuğum, İmralı iskelesinde son buldu. İskelenin bitiminde briketten yapılma küçük bir kulübe vardı. Önünde bekleyen asker, eski tapu defterlerine benzeyen büyücek bir deftere isimlerimizi yazdı, kaydımızı yaptı. Ve bize, bu adada gördüğümüz hiç bir şeyi dışarıda anlatmayacağımıza dair bir yazı imzalatmaya çalıştıysa da, buna uymayacağımızı belirten bir not düşerek imza attık ve kulübeye geçtik. Aranmamız burada ve elle yapıldıktan sonra, cezaevi olarak kullanılan binaya doğru hareket ettik. İkinci arama ise bina içinde gardiyanlarca ve elle yapıldı.
Bu uygulama bir süre devam etti. Sonraki gidişlerimizde ise, Adanın görünen tarafının nerdeyse tamamının inşaata dönüştüğünü gözlemliyorduk. İmralı Adası, adım adım, yüksek güvenlikli bir cezevine dönüşüyordu. Aramalar için özel binalar inşa ediliyor, göz retinasına endekslenen dönerli kapılar, X-ray cihazları, deri altında patlayıcı arayan özel aygıtlar getirtiliyor, yine elle aramalardan vazgeçilmiyor ve adanın her santimini görebilecek açılara ayarlanmış onlarca küçük kamera yerleştiriliyordu. Sadece bir yerde değil, en az üç bazen de beş detaylı aramayla görüşme ortamına gitmeye başladık. Tabi dönüş yolunda da aynı aramalardan geçtiğimizi belirtmem lazım.
X-Ray cihazlarından geçmek için görünmez olmak gerekiyordu. Etten ve kemikten yapılmış hiç bir canlı, ışık yanmadan oradan geçemezdi. Buna bir kez olsun tanık olmadım zaten. Bu nedenle ne kadar teknik kullanılırsa kullanılsın, elle aramalardan asla vazgeçilmezdi. Elle aramalar ise başlangıçta kabaca yapılsa da, arama tarzı zaman içinde adım adım gömleği ve iç atleti yukarı çeken, kemerleri çıkaran, pantolonun üst düğmesini açtıran, çorapları çıkartan bir noktaya ulaşıyordu. En son gittiğimde, pantolonu da biraz aşağıya indirme konusunda askerle aramızda kavga çıkmış, bir seferliğine bu beladan kurtulmuştum ama...
Sorunun sadece güvenlik olmadığı açıktı
İmralı sisteminde her şey, ‘arama’ örneğine benzer bir rota izliyordu. Önce ufaktan başlıyor, zaman içinde adım adım seviye yükseltiyor ve ‘yönetimin’ bu konularda ki arayışı ve keşifleri hiç bitmiyordu. Sayın Öcalan’ın Türkiye’ye kaçırılmasından sonra, İmralı Adası, cezaevi olarak belirlenmiş ancak kısa sürede çok genel hazırlıklar yapılabilmişti. Bu nedenle sistem kendini zaman içinde, uygulayarak geliştirmiş ve yerleştirmişti.
Mesela avukat görüşleri başlangıçta haftada iki gün idi. Sonra hiç bir gerekçe gösterilmeden haftada bir gün ve bir saate indirildi. İlk uygulama da ‘hukuki’ değildi ama anlaşılan bir saatte karar kılınmıştı. Kaldı ki, bir ara bu 45 dakika olarak uygulamaya konuldu ancak sonra bir saatlik zaman dilimi kalıcılaştırıldı. Aile görüşleri ise haftada bir saatten 15 günde bir yarım saate indirilerek uygulanmaya başlandı.
Başka bir örnek de yine görüşmelere ilişkin. İlk görüşmeye elimde ajandamla gittiğimi anımsıyorum. Kendi kalemim de vardı yanımda. Bir kaç görüşme aynen böyle devam etti. Sonra çıkışta ajanda kontrol edilmeye başlandı. Bir süre sonra içeriye dava dosyaları dahil olmak üzere, hiçbir şey götüremez olduk. Görüşme masasına kurşunkalem ve saman kağıdı bırakılıyordu. Nedense masaya tek sayfa bırakıyorlardı. Bitince el kol işaretiyle isteyip, tekrar getiriyorlardı. Kurşunkalem bir süre sonra körelince de aynı şeyi tekrar ediyorduk. Bir saatlik görüşmenin bir kısmı böyle pandomim yaparak geçiyordu maalesef.
İmralı Adası, sayın Öcalan için yeniden inşa edildi. Sorunun sadece güvenlik olmadığı açıktı. Yeniden inşa edilen aynı zamanda bir sistem idi. Bu yeni sistemde tecrit, işkence, güvensizlik, keyfiyet, sağlıksız koşulların devamlılığı vs..her gün yeniden ve katmerleştirilerek icra edilmesi esas alınıyordu. İmralı Adası, buna uygundu. Karadan uzak, suların ortasında, sivil her türlü ulaşıma kapalı, karadan ve havadan yasak ilan edilmiş bir özel bir askeri bölge idi. Türkiye ve Avrupa açısından istisnai bir sistemi inşa etmek için coğrafi faktörler de büyük bir avantaj idi. Psikolojik etkenler de önemliydi, Adnan Menderes bu adada idam edilmişti. Sistemin sembolizme olan hayranlığı, sadece bu adanın seçilmesiyle değil, duruşma takviminin belirlenmesi ve idam cezasının verildiği günün Şeyh Sait’in idamı ile aynı güne denk getirilmesinde de ifadesini buluyordu.
Özel ve istisnai bir icra organı: Kriz Yönetim Merkezi
Bu sistemin bir de icra organı vardı. Zaten İmralı sistemi, özel bir icra birimi olmadan sürdürülmesi olanaksız bir sistem. Hele de başlangıçta. İcra organının adı Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi. Bu birim anayasal bir mekanizma olarak sadece altı aylığına, olağanüstü hal ve afet durumlarda hayata geçmekteydi. Pratik olarak da MGK Genel Sekreterliği tarafından yürütülüyordu. İmralı Sistemi bu birim tarafından yönetildi, sadece altı aylığına değil, günümüze kadar.
Bu birim pratik olarak adeta hayalet bir görünüm arzediyordu. Bu birimde yer alanların isimleri ve ulaşım bilgileri bizlere kapalıydı. Pek çok defa, bu isme yazdığımız dilekçelere hiç yanıt gelmedi. Halihazırda karşımızda Mudanya İskelesi Kriz İrtibat Bürosu vardı sadece. Bu merkezin önce Mudanya sonra Gemlik Jandarma içinde inşa edilen özel yerleri vardı. Gemlik’ten Adaya gitttiğimizde bile birim Mudanya’dan geliyordu ve o binanın anahtarı sadece onlarda vardı. Bu birime komuta eden subaylar da askerler de zaman içinde rotasyona uğruyordular.
Bu birimin uygulama sahası sadece aramalar, geçişlere refakat etme değildi. Hukuki olarak adledilen işlemlerde de söz sahibiydiler. Mesela normal koşullarda avukatların müvekkilleriyle görüşmesi için usulüne uygun olarak düzenlenmiş vekaletname yetiyordu. Ama bizde durum özel ve olağanüstü idi. İmralı’ya ilk kez gidecek avukatlar için izin gerekiyordu. Mudanya İrtibat Bürosu’na bildiriliyor, daha sonra da yanıt sözlü olarak geliyordu. Bazı arkadaşlarımızın izin meselesinin altı ay bile sürdüğünü hatırlıyorum.
Bunun dışında her salı günü, Cumhuriyet Savcılığına, hangi avukatların görüşmeye gideceğinin yazılı olarak, bir dilekçeyle bildirilme zorunluluğu vardı ve bu uygulama günümüze kadar da devam ediyordu. Savcılık bu listeyi İrtibat Bürosu’na iletiyordu. Bu listede değişiklik yapmak, yerine başka birini göndermek mümkün değildi. Bir kaç defa, vekaleti olan hatta daha önce görüşme yapmış ama şimdi sırf adı listede olmadığı için geri çevrilen arkadaşlarımız oldu.
İşin özü, her aşamada muhatabımız Kriz Merkezi ve O’na bağlı olarak çalışan askerler idi. Cezaevinin demir kapısına kadar bizi götürüp, zile basıp geri dönüyorlardı ancak içerisi de ‘gardiyan giysisi’ giyidirilmiş Özel Tim elemanları tarafından korunuyordu. Aynı tornadan çıkmış fiziki yapıları ve yüz hatlarıyla bu kadar gardiyanın nasıl biraraya getirildiğine şaşırıyorduk başlangıçta. Sonra bunların özel timler arasından seçildiklerini öğrendik. Bir gazete özel tim elemanlarından gardiyan devşirmeye yakın zamanda son verildiğini yazdı. (21 Ağustos 2009, Star gazetesi).
Bana hep ilginç gelen nokta ise, 2.müdürlerin rolü oldu. Sanırım 1.müdür Adalet Bakanlığı personeliydi, resmen muhatap olarak geçmek zorundaydı. Ancak onunla hiç muhatap olmuyorduk, ben hiç görmedim mesela. 2.müdürler esastı, kilit roldeydi ve muhatabımızdı. Zaten İmralı Yönetmeliği’ni okuduğumda da ilk gözüme çarpan şey, ilginç bir formülasyonla 2.müdürlerin daha fazla yetkilendirilmesi olmuştu. Bunların da asker kişiler arasından seçildiklerini ve rotasyona tabi tutulduklarını zaman içinde tecrübeyle gözlemledik. Velhasıl içeride de Kriz Merkezi hakimdi ve resmi işleyiş her açıdan devre dışındaydı
Durgun ve sessiz deniz Ankara fax’ı ile dalgalanıyor
İmralı’nın idari ve güvenlik sisteminin özgün yapısı bunlarla sınırlı değil elbette. Başlangıçta, bir muhatap olarak duran sadece Bursa Başsavcılığı’na bağlı ilgili bir Başsavcı yardımcısı vardı. Görünmez sistem içinde görünen tek insan oydu. Ve her defasında elinde bir şey gelmediğini, olan biteni bizlerin de çok iyi bildiğini ifade etmekten başka bir şey söyleyemiyordu. Çok zorladığımızda cezaevi müdürünü arıyordu telefonla. Ama yaşam içerisinde pratik bir şey değiştirebildiğine hiç tanık olmadık. Bu hayalet sistemde, tek kanlı canlı kendisi olduğu için biz mecburen hep onunla konuştuk. Hem bizler hem de O’nun açısından zor bir durumdu. Elinden hiçbir şey gelmeyen birinden istekte bulunmak da, iktidarsız olup yetkili görünmek de herhalde kolay değildi.
Pratik işleri omuzlayan asker ise duvar gibi sağır ve sadece birkaç kelimeyle sınırlı bir lügatı olan yarı dilsizi oynuyordu. Kiminle görüştüysek herşeyi ve hep daha üstler biliyordu, onlardan talimat alınıyordu. Bu durum bazen onları o kadar komik duruma düşürüyordu ki, bir örneğini anlatmam lazım. Sorumlu yüzbaşı, Gemlik Jandarma Komutanlığı içinde, bize o çarşamba hava muhalefeti olduğundan dolayı, yola çıkamayacağımızı söyledi. Kesinlikle ulaşamazdık ve ayrıca tehlikeli de olacaktı. Elinde birkaç sayfalık bir yazı vardı vardı, içeriğini bize göstermeden, sürekli bayrak gibi havada sallayıp duruyordu. İtiraz ettiğimizde ise elindeki yazıyı daha da hızlı sallayıp ‘Devletin meteoroloji raporu’ yalan mı söyleyecek diyordu. O belgeyi ‘üstleri’ ona Ankara’dan faxlamışlardı.
Çok ısrar ettik, deneyelim dedik, olmazsa geri döneriz dedik. O da bir an geldi, büyük bir özgüvenle elindeki kağıtlara bilmem kaçıncı kez baktıktan sonra, tamam dedi, zaten çok kalmaz dönersiniz. Yola çıktık sonunda. Yanımıza bir üstteğmen vermiş. Deniz çarşaf gibi, durgun ve sessiz. İmralı yolculuklarımızda o ana kadar karşılaştığım en güzel hava ve deniz durumuydu. İmralı-9 kosteri küçük olduğu için telefon konuşmasını duyuyoruz. Üstteğmen, ‘Komutanım’ diyor, ‘hava güzel, deniz sakin, devam ediyoruz’. En az 3-4 kez benzer telefon konuşmaların yapıldığını hatırlıyorum. Özellikle Gemlik boğazını geçip, açık denize geldiğimizde daha fazla sıklaştı konuşmalar. Velhasıl görüşme oldu. Hem de sorunsuz, sıkıntısız.
Mahkeme jandarma denetiminde
Dönüşte O’nun yüz halini merak ediyorduk. Normal uygulamaya göre Gemlik limanına vardığımızda onun da kosteri karşılayacak askeri ekibin başında olması gerekiyordu, en azından karakolda teftiş amaçlı görünmesi usüldendi. Devletin Meteoroloji Raporu boşa çıkmıştı ve komutan utancından karşımıza çıkamadı.
En küçük bir karar bile, Ankara’dan geliyordu. Adını sanını bilmediğimiz, telefon ile olsun ulaşamadığımız, sorumluluklarından dolayı yargı önüne getiremediğimiz hayalet bir yapıydı, asıl gücü olan ve her şeyi belirleyen.
Bu yapıyı görünür kılan ciddi bir haber Milliyet gazetesinin 29 Eylül 2009 tarihli nüshasında, Belma Akçura tarafından yazıldı. Bu yazıda, MGK bünyesinde askeri ve sivil tüm devlet ve hükümet kurumlarının (MGK, Başbakanık, Genelkurmay, MİT, Emniyet, Jandarma, Dışişleri gibi) oluşturduğu bir yapının 3 toplantısına dair bazı bilgiler ifşa edildi. Sadece üç toplantısının tutanaklarından alıntıların yapıldığı bu yazıda, ilgili birimin özellikle Jandarma’nın mahkeme üzerinde kurduğu denetime de yer veriliyor. ‘Hakimin duruşma sırasında avukatların kendisine yönelttiği talepleri sık sık, ‘bu talebi ilgililere danışayım’ diyerek yanıtlaması’ eleştiri konusu yapılıyor. Mahkeme Başkanının, duruşma esnasında, az da olsa gözlemcilerin bulunduğu sırada, alenen vesayet altında olduğunu söylemesi, mahkemenin bağımsız olmadığı yolunda bir izlenim yaratmasından endişe duyuluyor. Mahkeme dışında ise nasıl bir ilişkinin var olduğunu kestirmek zor olmasa gerek. Kaldı ki, aynı yazıda, davanın ne kadar süreceği konusunun da aynı kurulca kararlaştırıldığı vurgulanıyor.
Bu kurulun ifşa edilen toplantı tutanaklardan birinin tarihi ise, 7 Ekim 1999. Sayın Öcalan’ın İmralı‘ya getirlmesinde üzerinden yaklaşık 8 ay gibi bir zaman geçmiş. Yani belirttiğimiz gibi yasada yazılan altı aylık sürenin aşıldığının ve Kriz Merkezinin daimi olduğunun bir kanıtı olarak da okunabilir.
İstisnanın kaideye dönüştürülmesi olarak AKP siyaseti
Kriz Merkezi mantığını ve İmralı sistemini en fazla derinleştiren ve etkileyen AKP iktidarı oldu. Zaten imralı sürecinin 10 yıllık parçasında AKP hükümette idi.
Bu dönem içinde İmralı sisteminde, Olağanüstü rejimin etkinliği kırılmadan, gevşetileden hatta onu kalıcı ve derinlikli kılmak adına uygulama gücü ‘sivil’ kesimlere geçmeye başladı. Bu İmralı sistemin aşıldığı anlamına gelmiyordu, sadece genel rejimle paralel bir değişimi yaşıyordu. Nitekim Ağustos 2004 yılında MGK Genel Sekreterliği de asker değil sivil bir personel tarafından iştigal edilmeye başlanmıştı. Ancak Kriz Merkezi olağanüstü icra organı olarak, İmralı Sistemini belirlemeye devam ediyordu. Sistemin temelleri nasıl atılmış ise öyle devam edecekti, ediyordu da. Hatta hep eskiyi aratan bir ivmeyle...
Mesela zaman içinde sürekli ilgili savcılar değişti. Ve tabi ki savcıların karakteri ve yaklaşımı da. Daha bir yüzlerine kan gelmiş, oturduğu koltuktaki mağdur formları yerini daha cüretkar, özgüvenli bir pozisyona bırakmıştı. Görünenlerin aynı zamanda etkili olmaya aday bir hale gelmeye başladıkları anlaşılıyordu. Tabi ki bu durum şimdilik pratik uygulayıcılar açısından böyleydi.
‘Ben bilmem komutanım bilir’ edalarından, ‘savcı beyin talimatı var’a evrilen bir akış yaşanıyordu sadece. Mesela dünya değişse bu ‘hava muhalefeti’ değişmiyordu. Gerçi argümanlar zenginleşmeye doğru gidiyordu yavaş yavaş. Artık ‘koster bozuluyor’, kaptan izne çıkıyor ama en çok da yine de hava rahat durmuyordu. Jandarma söylüyordu bunları ama artık savcıyı da kefil olarak göstermeye başlamışlardı. Bozacının şahidi şıracı misali...
Yeni yasalar ve avukatlara sınırlama
Alt tarafta ufaktan başlayan bu etkinlik ve devir süreci yukarıdan henüz karşılığını bulmuş değildi. 2003-2004 yıllarında AKP’nin kullandığı tekerleme ‘hükümetiz ama iktidar değiliz’di. Onların yetkilileriyle görüştüğümüzde, temel söylem buydu. Ayrıca biraz beklesek, bu konuya da el atacaklardı.
Attılar netekim! 2005 yılında, CMUK ve CİK gibi iki yasada yapılan değişiklikle, AKP sürece derinden dahil oluyordu. Anlaşılan hazırlık sürecini tamamlamış, sahaya çıkmaya başlamışlardı. O tarihe kadar, belki gizli olarak görüşme ortamı dinleniyordu ancak yasal düzenlemeyle 1 Haziran 2005 tarihinden başlamak üzere, istisnasız her görüşme, Bursa Adliyesi’nden bir görevlinin taşıdığı bazen bir bazen üç teybe kaydediliyordu. Yasanın kullandığı muğlak ve temkinli dil bile uygulamada dikkate alınmadı. Her görüş öncesinden dinlenmesine dair hakim kararı gerekiyordu, ama baştan sonra tek bir kararla uygulama yapıldı. Kaldı ki, yasa kaydetmeden bahsetmiyordu. Kaydedildi ve daha sonraki gelişmelerden de göreceğimiz gibi, hükümetin etkin tüm kademelerine anında ulaştırıldı. Murat Yetkin, bir yazısında, Öcalan’ın avukatlarıyla yaptığı görüşmenin, üst düzey bir yetkili tarafından kendisine sorulduğunu, hatta sıkıştırıldığını ifade ediyor (14.01.2011, Radikal gazetesi), Muhsin Kızılkaya da bir söyleşi de bizzat görüşme tutanağını gördüğünü vurguluyordu (14.03.2011, Star gazetesi).
Aynı tarihte, avukatların Öcalan dosyasından alınmasına yönelik düzenleme de çıktı ve ilk etapta 16 avukat devre dışı bırakıldı. Daha sonra görevden alınan avukatların sayısında artış olduğu gibi, hakkında dava açılan avukat sayısında da ciddi bir yükseliş oldu.
Her iki düzenlemeye de AKP içinde karşı çıkan sadece Ersönmez Yarbay oldu, zaten kendisi daha sonra milletvekili yapılmadı. Temel argümanı, savunma hakkının ihlali ve henüz yapılmamış bir görüşmenin dinlenmesiyle, suç oluşmadan cezalandırmanın gerçekleştiğiydi, kendi deyimiyle geleceğin cezalandırılmasıydı. Bu yasaya karşı çıkarken, ilginç bir şey de söylüyordu: ‘bütün avukatlara sınır getirmek yerine...nasıl özel bir mahkûm olarak İmralı Adası‘nda tutuyoruz, yine özel bir kanunla onun görüşmelerine sınırlama getirebiliriz’ diyerek (26.05.2005, BirGün gazetesi) bir taraftan yasanın genelleşmesini önlemek istiyor, diğer taraftan yasanın gerçek niyetini teşhir ediyordu. Fakat karşı çıkarken söylediği bu öneri veya öngörüyü kendi partisi, yedi yıl sonra hayata geçirmeye başlayacaktı. DEVAM EDECEK
AV. MAHMUT ŞAKAR