Şu anda ne kadar Kürt siyasi tutuklu var, bunun tam sayısını bilemiyoruz. Silahlı eylemler nedeniyle yakalananları saymasak bile siyasi nedenlerle cezaevinde tutulanlar herhalde binlerledir. Belki de on bine yaklaşmıştır. 12 Eylül askeri faşist darbesi döneminde bile siyasi eylemle ilgili olmayan bu kadar tutuklu olmamıştır. 1990’lı yıllarda da bu kadar tutuklu olmamıştır. AKP döneminde siyasi nedenlerle tutuklanan Kürt sayısında rekor kırılmıştır. AKP iktidarında Kürtleri tutuklamak normal hale getirilmiştir. Bu gerçeklik bile AKP’nin Kürt politikasını izah etmeye yeter. Zaten bir AKP’li “Bakın biz eski iktidarlar gibi öldürmüyoruz, tutukluyoruz” diyerek AKP iktidarının karakterini ortaya koymuştur. Bir gerçek daha vardır ki, AKP döneminde hiçbir dönemde olmadığı kadar çocuk ve kadın katledilmiştir. Zaten Türkiye tarihinde, hatta dünya tarihinde hiçbir siyasi lider “kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yaparız” yani öldürürüz dememiştir. Öz yönetim direniş alanlarını boşaltmak için çocuk, kadın demeden sivilleri katlettiklerine tüm dünya şahit olmuştur. Erdoğan’ın çömezi Yalçın Akdoğan “sivilleri öldürmeyi de göze aldık” diyerek yaşanan durumu izah etmiştir.
AKP hükümeti döneminde bu kadar çok tutuklu olması bir politikadır, bir konsepttir, bir stratejinin parçasıdır; Kürtlere karşı uygulanan bir özel savaş yöntemidir, bir sindirme biçimidir. Soykırım amacına koşullara göre hangi uygulama gerekiyorsa o yapılmaktadır. Dış dünyadaki siyasi durumun kendisine ne kadar imkan tanıyıp tanımadığına da bakılmaktadır. Bu sınırı da sonuna kadar zorlamaktadır. Eğer eleştiri düzeyinde kalacaksa, yani sıcak bir savaşa dönüşmeyecekse olası tepkiler ve eleştiriler de dikkate alınarak baskı, zulüm ve katletme son sınırına kadar yapılmaktadır. Türkiye için hiçbir iç ve dış hukukun bunda sınırlayıcı ya da bağlayıcı yanı yoktur. Bu nedenle Erdoğan “mevzuata takılmayın” demiştir. Türkiye için sınırlayıcı olan sadece ve sadece iç ve dış siyasi koşullardır.
Türkiye için her türlü hukuk ve yasa sıra Kürt sorununa geldiğinde formalitedir. Vatan söz konusu olduğunda gerisi teferruattır sözü esas olarak Kürtlerle ilgilidir. Kürtlerin zaman içinde soykırıma uğratılmasına engel olacak her şey düşmandır, aşılması gerekir. Kürtler bir siyasi irade olamazlar. Siyasi örgütlenmenin içinde olamazlar. Kendilerini kimlik ve kültürleriyle yönetme talebinde bulanamazlar. Böyle durumda olanların koşullara göre üzerine gidilir ve tasfiye edilir. Aslında bu, Türkiye'nin tek maddelik anayasasıdır. Zaten Erdoğan her fırsatta tek millet diyerek bunu ortaya koymaktadır. Bu tek maddelik anayasaya karşı çıkanlar bu anayasa gereği ezilirler, yok edilirler.
İddia ettikleri gibi bölücülüğe karşı mücadele etmiyorlar; bir halkın varlığını ortadan kaldırma savaşı veriyorlar. Kürt Halk Önderi defalarca “Devlet verseniz de kabul etmem” dedi. Demokratik özerklik ve öz yönetim sadece demokrasinin gereğidir. Demokrasinin olduğu yerde bir halkın özerkliği ve öz yönetimi kabul edilmek zorundadır. Bu nedenle Önder Apo yanlış anlaşılmasın, Türk siyasetçileri ‘bölücülük’ propagandası ve demagojisiyle öz yönetimi çarpıtmasın diye yerel demokrasi kavramını kullandı. Yani yerel demokrasinin sağlanmasını istedi. Kürtlerin talebi budur dedi. Ancak bu talepler Türkiye'nin tek maddelik anayasası olan farklılıkları yok etme stratejisine ters olduğu için kabul edilmemektedir. Bu nedenle Dolmabahçe Mutabakatı reddedilmiştir. Çünkü burada Kürt’ün öz yönetimini, yani demokratik özerkliğini ifade eden yerel demokrasi vurgusu vardır.
AKP’liler hedef gösterilirse
kim ne diyecek
Kürt halkı on yıllardır yürüttüğü mücadeleyle yerel demokrasisini kendisi yaratma düzeyine ulaşmıştır. İşte bu nedenle 2009 yılında siyasi soykırım operasyonları başlatılmıştır. 2015 yılında Dolmabahçe Mutabakatının reddedilmesi ve 7 Haziran’da seçim sonuçlarının reddedilip savaşın topyekün hale getirilmesi de Kürt halkının bilinçli ve örgütlü hale gelerek öz yönetimin kendisini kurma gücüne ulaşması nedeniyledir. Kürt halkı da AKP iktidarının kendi öz yönetim gücünü tasfiye etme saldırısına karşı öz yönetim ilanlarına gitmiştir. AKP iktidarı saldırınca da direnişe geçmiştir. En son Şırnak, Nusaybin ve Gewer’de yaşanan budur. Halk ve gençlik sadece savunmada olmuştur. Savaş bu şehirlerin kuşatılması ve saldırıyla başlamıştır. Saldırı olmasaydı, halkın kendi işlerini kendi görmesi, yani kendi sorunlarını kendisi çözmesi dışında bir durum yaşanmayacaktı. Türk devlet kurumlarına ya da askeri güçlerine karşı herhangi bir eylem olmayacaktı.
Nasıl ki Kürt siyasi güçlerinin 2009 seçimlerinden güçlü çıkması sonucu siyasi soykırım saldırıları yapılıp on bin civarında insan zindanlara atılmışsa, 7 Haziran seçimlerinde de demokrasi güçleri güçlü çıkınca savaşa başvurulmuştur. Yaşanan bu gerçeklik hiçbir biçimde saptırılamaz. AKP iktidarı ne kadar algı operasyonu yaparsa yapsın bu gerçeği değiştiremeyecektir.
Şu anda garip bir durum var; Kürt demokratik hareketinin tüm siyasi kişilikleri ya tutuklanıyor, ya da baskı altına alınıyor, ama Kürt halkı üzerinde soykırım politikası uygulayan AKP’li siyasetçiler serbest biçimde dolaşmaktadır. Çoğunluğu tutuklanmakta, tutuklanmayanlar ise ağır baskı altında tutulmaktadır. HDP Eşbaşkanları Cizre’ye girememektedir. Her demokratik eylem polisin saldırısına uğramaktadır. Peki, bu durumda AKP’li siyasetçilerin serbestçe dolaşması ve Kürt siyaseti hakkında her şeyi pervasızca söylemeleri adalet midir ya da demokrasi midir? Cumhurbaşkanının Kürt siyasetçileri için “onlar meşru güçler değildir” demesi bunun açık kanıtı değil midir? İmam ne yaparsa cemaat bilmem ne yaparmış deyimi boşuna söylenmemiştir.
HDP’liler, DBP’liler, Kürt demokratik örgütleri, sivil toplum örgütleri ağır baskı altında tutulurken; benzer bir tutum ve uygulama AKP’lilere yönelik olursa kim ne diyebilir? Devletin ve hükümetin başı her gün Kürt siyasetçilerini, demokratlarını hedef gösterirken, AKP’liler de hedef gösterilirse kim ne diyebilir?
Herhalde taşları bağlayıp köpekleri salmak normal bir durum olarak görülemez. AKP hükümetinin şu anki politikaları böyledir.
AKP Türkiye'yi bir kaosa sokmuş durumdadır. Zaten bu kadar Kürt düşmanlığı yapmak kaos yaratmaktadır. HDP ayrı, DBP ayrı, Kürtler ayrıdır deniliyorsa bu zaten kaos yaratmanın kendisidir. PKK ayrı, Kürtler ayrı demagojisini yıllardır yapmaktadırlar. Şimdi Kürt halkı PKK'nin tasallutundaymış, halkı PKK’den kurtaracaklarmış! Bunun adı zaten baskıdır. Zaten şimdi PKK'den kopmazsanız öldürürüm, tutuklarım, evinizi barkınızı başınıza yıkarım demektedirler.
Şu açıktır, bundan sonra Kürt’ün öz yönetimi, yani demokratik özerkliğini kabul etmeyenler Kürt’e savaş açmış demektir. Zaten bu irade kabul edilmediği için savaş yürütülmektedir. Bunu kabul etseler bir günde savaşı durdurur ve sorunu siyasi olarak çözerler. AKP ve Türk devletine sorulacak tek bir soru vardır; siz Kürtlerin resmi olarak varlığını kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz? Lafla Kürt’ten söz etse de ne sosyolojik, ne de siyasi olarak Kürt’ü kabul ediyorlar. Aslında zamanla Türkleştirilmesi gereken Kürtler vardır. Söz ettikleri Kürt budur. Kürt varsa onun anayasal ve yasal güvenceye alınma hakları da olacaktır. Türk’ün binlerce okulu vardır, Kürt’ün tek bir okulu bile yoktur. Türk toplumdur, millettir, ulustur. Kürt ise asimilasyon materyalidir. İşte tüm sorunları yaratan budur.
Savaş şiddetlenecek
AKP iktidarı kim ne derse desin şu anda Kürt’e karşı savaş açmış bulunmaktadır. Kurduğu tüm ittifaklar Kürt düşmanlığı üzerinedir. Ya bu savaşı Kürt’ü tümden ezene kadar sürdürecektir, ya da kaos süreklileşecektir. Kürt, AKP'nin önüne koyduğu siyasi programı kabul etmeyeceğine göre, bu savaş daha da şiddetlenecektir. Hiç kimse AKP'den bir çözüm politikası beklememelidir. Böyle bir zihniyeti ve politikası da yoktur. Devlet içine alınana kadar kem küm eden AKP, devlet içine alındıktan sonra varlığını Kürt karşıtlığı üzerine kurmuştur.
Artık Kürt sorununun çözümü ve demokratikleşme çağrılarla olacak bir durum değildir. Tabii ki Kürt Özgürlük Hareketi siyasi çözüme her zaman hazırdır. Şu anda öyle bir iktidar ve muhatap yoktur. Ancak mücadeleyle böyle bir muhatap yaratılabilir. Kim mücadelesiz çözüm sürecine dönelim, çözüm süreci olsun diyorsa, o sadece kendini kandırıyordur, kendini aldatıyor ve avutuyordur. Kürt halkının her zaman demokratik çözüme hazır olması ayrı bir konudur. Ama Türkiye gerçeğinde bu ancak mücadeleyle olur. Mevcut iktidara karşı mücadele de tutuklanma ve ölümü göze almakla olur. AKP iktidarı “biz korkmuyoruz” diyorsa, biz bin defa “korkmuyoruz” demekle olur.
Artık hem mevcut yaşamımızı sürdürelim, hiçbir sıkıntı yaşamayalım, hem de demokrasi, özgürlük gelsin demek kendini kandırmaktır; karşıdaki gücü tanımamaktır. Çözüm sürecine dön demekle olmuyor. Dolmabahçe Mutabakatını deviren bu sorunu çözemez. Artık yeni bir şey olacaksa bu mutabakatın hemen pratikleşmesiyle olur. Görüşme dönemi bitmiştir. Hatta bir yönüyle müzakere dönemi de tamamlanmıştır. Çünkü Dolmabahçe Mutabakatı yerel demokrasiyi öngörüyordu.
Bırakalım diğer uygulamaları, binlerce siyasetçiyi zindana atan, her gün onlarca, hatta yüzlerce siyasetçiyi tutuklayan bir iktidara karşı mücadele edilir. Böyle bir iktidara karşı demokratik mücadele haktır, meşrudur, hatta yapılması zorunlu görevdir. Mücadele yapılması sadece gerillanın görevi değildir; tüm demokrasi güçlerinin tarihsel mücadele sorumlulukları vardır. Bugün halk örgütleyerek ve toplumsal yaşamını inşa ederek mücadeleye sevk etmek tek görevdir. Ancak bu olduğunda çözüm gündeme gelir. Bu da öz yönetim talebi etrafında mücadeleyi geliştirmekle olur. Tek maddelik anayasayı ortadan kaldırıp toplumun özgür ve demokratik yaşamını düzenleyecek anayasa da ancak böyle gerçekleşebilir.