Her toplumun, her coğrafyanın şekillendirdiği bir gerçeklik vardır. Bu bağlamda toplumların hem biçimlendirdiği gerçekler hem de o toplumların yaşadığı coğrafyanın ya da coğrafyaların da onları şekillendirdiği gerçeklikler vardır. 

Örneğin Başkan Apo, “Yaşamımı Kürtlükle, Kürtlüğü de yaşamımla özdeşleştirmeden hiçbir zaman gerçekçi bir toplumsallığı anlayamazdım” diyerek Kürtlüğün toplumsallıkla ve kendi gerçekliğiyle olan bağı rafine bir şekilde formüle etmiştir. Yine Başkan Apo başka bir değerlendirmesinde de şöyle diyor: “Binlerce yıl aşiret ve aile formunun geçerli olduğu topluluk dünyasında, kültüründe yaşandığından; düşünme, politikleşme, toplumsallaşma düzeyi ve kültürü buna göre gelişmiştir. Binlerce yıldır burada kazanılan zihin kalıpları, düşünme kapasitesi, kültür, yeni paradigma çizgisinde tahmin edilenden daha fazla engel oluşturuyor” 

Unutulmasın ki: “İnsan hangi coğrafya da açmışsa gözlerini dünyaya aidiyeti de odur. Irksal, dinsel, ön yapısal, ekonomik, sosyal şekillenmesi yaşadığı koşulların eseridir… İsteyerek-istemeyerek nereye gidersen git, coğrafya kalbinde, seninle geliyor. Geldiği ile kalsa iyi. Öyle değil, seni kendine çekiyor tüm gücüyle. Herhalde en zoru da hasretle kuşatmak…” 

Umarız yukarıda dile gelenler doğru anlaşılır. Gerçekten de coğrafya çok fazla toplumsal biçimlenişte etkilidir. Bu bağlamda o topraklarda yaşayan insanların da ruhsal şekillenişine, insan ilişkilerine, yaşam biçimlerine, her türlü siyasi, kültürel, ekonomik, psikolojik askeri sahaya etkide bulunur. 

Bu tespitler ışığında Kürtlerin yaşadığı büyük acıların çözüm formülasyonuna dönük çabalara doğru adım atıldığında görülecektir ki, bu coğrafya her çözüm modelini kabul etmiyor. Hem “Toplumsallaşmayan aşiret kişiliği” hem de coğrafyamızda halklar mozaiğine yaşatılan ve dayatılanları aşmak gerçekten de zordur. Zorluğu, yaşananlara doğru olan çözümü ve modeli dayatabilmektir. 

Bunca rengin farklı güçler ve çevrelerce kullanılarak; halkların, dinlerin, mezheplerin, tarikatların ve tabi ki birçok farklı etnik yapının birbirine karşı boğazlaşır hale getirilmesini durdurmak, sorunları en aza indirgemek, var olan derinleştirmiş sorunları zengin diyalog yöntemleriyle çözmeye uğraşmak gerçekten de çok zordur. 

Biliyoruz ki, tüm iktidarcı yapıların bunca farklı rengin bir arada yaşadığı coğrafyalarda dayattıkları; ya milliyetçiliktir, ya dinciliktir, ya bilimciliktir ya da cinsiyetçiliktir. Çünkü böyle yapılmadığı taktirde bu coğrafyaları ve de bu coğrafyalarda yaşayan insanları kendi lehlerine kullanmaya kalkışmak çok zordur. Yine başka bir yöntem ise kapitalist modernist kültürün halklara dayattıkları Ulus Devlet modelidir. Güya her halka bir devlet vererek, halkların sorunları çözülecek. Halbuki biz de biliyoruz ki ulusların zaten hiçbir zaman devleti olmadı. Devlet özü itibari ile bir avuç tekelcinin, fırsatçının, fesatçının ve hırsızın devletidir. Bu oluşturdukları devleti kollamak için kurdukları ordular bile bu hırsız yapıları savunmak içindir. Hukukları ise bu hırsızlıklarına ve el koymalarına sadece resmi kılıf uydurmalardır. Ola ki birileri bu gayri meşru duruma karşı koymayı aklına getirdi, o zaman oluşturdukları bu hukukla bu karşı koyanların mıhlanmasının ötesinde bir şey değildir bu devlet yapıların hukuku. Ve tabi bir de bu coğrafyada sömürge altına alınan halklar vardır. Bunlar da hem kapitalist ulus devletlerini kullanmakta, hem de geri kalmış despotik feodal yapıları kullanarak kendilerini var kılmaktadırlar. 

Böyle bir durum karşısında o zaman bu coğrafyada yaşayanlar doğası gereği, bu coğrafyanın karakterini çok ciddi inceleyerek kendilerine en doğru çözüm formülünü bulmaları gerekmez mi? 

İşte Kürtler Ortadoğu gibi bir coğrafyada kendi çözüm modellerini geliştirmek istediklerinde karşılarına öncelikli olarak bu geri ve köhnemiş yapılar çıkmaktadır. Bu yapıların ne kadar anti demokratik olduklarını önce Kürtler iyi bilmekte tabi sonra ise Kürtlere benzer birçok halk bilmektedir. 

Bu coğrafyada yaşayan halklar için genelde geçerli olsa da, Kürtler için Demokratik Ulus çizgisi neredeyse tek yoldur. Çünkü Ortadoğu’da demokratik bir kültür ve kültürleşme gelişmeden başta Kürtler olmak üzere Kürtler gibi birçok halk, inanç gurubu ve rengin özgürce yaşaması çok zor olacaktır. Buna güzel bir örnek bugün Rojava’da olup bitenlerdir. 

Demokratik kültürün olmadığı bir yerde ve coğrafyada; egemenler, sömürgeciler ve de küresel devlet güçleri halkları ve renkleri birbirine kırdırmanın yollarını iyi bildiklerinden, halklara bunu hep kan olarak ödetmişlerdir.

Özetle, Kürtlerin Özgürlük Diyalektiği’nin bir şartı Ortadoğu halklarını demokratikleştirmeleridir. Demokratik ulus çizgisi temelinde her türlü egemen ve sömürgecilere karşı büyük birlikler temelinde bir araya gelmeleridir. 

Bu gerçekliği görmeyen bir Kürt, her zaman hem başka güçlerin aleti olmaktan kendini kurtaramayacak hem bu coğrafyanın hem de kendi özgürlüğünü hep öteleyecektir.