Kürtlerin son yüz yılı, insan varlığı ve kültürünü hedef alan soykırım çağıdır. Bugün yaşayanlar, Türk ordusunun soykırım artıklarıdır.
1925’de yürürlüğe konup, barbarlığın kesintisiz şiddetiyle günümüze taşınan projenin vahşi dalgaları arasında sayısız aile yok edildi; soylar kırılarak kurutuldu.
Kültür soykırımı dil, isim, giyim-kuşam yasağıyla sınırlı kalmadı. Emek ürünü, kültür estetiğiyle yaratılan binalar, nakış nakış kubbemsi mimari yapılar, mabetler yok edildi.
Zafer naralı mezarlık taarruzu, dünya savaşlar tarihinde, bir ilkti. Ölüleri yattığı mezarlıkta paramparça etmek şan ve şerefse eğer, bu şeref ilk defa Türk ordusuna nasip olmuştur. Başka ordunun tarihinde benzer savaş ve ölüye karşı zafer yoktur.
Türk Cumhurbaşkanı Recep Tayyip de, yer yüzüne gelmiş ve geçmiş kaçık çetebaşları, deli krallar, ne oldumun şaşkını tiranlar arasında bile, "mezarlıkları yerle bir ettik" diye övünen bir benzersizdir.
Zaten, 93 yaşındaki TC tarihi, bütün bunları gölgeleyen dehşetengiz ilklerle doludur.
Nitekim, çağımızı onurlandıran kalemlerden biri olan Celal Başlangıç, Haberdar sitesinde yayımlanan yazısında, Kürdistan’ın son yüz yılını, Türklerin ilkleriyle anlatıyor, sivil savunmasız insanların, gücün sefaleti tertibinden diri diri yakılmasını, kadınlar, erkeklerin çırılçıplak edilip duvar dibine dizilmesi ya da ortalıkta dolaştırılmasını hikaye ediyordu. Bu, gücün hastalıklı sefaletiydi. Esir Kürtlerin çıplak teşhiri, en son Diyarbakır sokaklarında gerçekleşti. Teşhirin baş komutanı Roboskî Katliamı için, ilk "vur" hükmünü veren Hulusi Akar, icracı tecavüz ve cinayetlerin eski sanığı General Musa Çitil'di…
Onlara bu, yakışır…
Yakışır çünkü, 1925-1939 evresi generalleri diri diri insan yakmayı gizleyip, Kemalettin Kamu’nun "Zafer" manzumesinin "düşman kanıyla sildik palamızın pasını" repliği eşliğinde kaz adımlarıyla yürürken, AKP Generalleri, Cizîra Botan'da mahşerin dehşet atlıları olarak, çağımızın orta yerine pisleyip, insanları diri diri yakarak, yeri, göğü yanık insan eti kokusuyla dolduruyor, IŞİD İslamıyla bütünleşiyorlardı.
AKP Kürtleri diri diri yakıyor, katlettikleri Kürt kadınlarını çıplak teşhir ediyor, esir Kürtleri çıplak edip harabeler arasında dolaştırıyor, çetebaşları da, geride kalanlara "nah sana" işareti yaparcasına, "kardeşlerim" diyerek Kürdistan'a koşuyor, sivil giydirilmiş polis ve askerlerin katıldığı mitingler düzenliyorlardı. Bu yalancılar, dolandırıcıların demokraisiydi.
Bu demokraside, hırsızı kovalayan polisler, savcılar hapiste, hükümran olarak çalanlar dışarıdaydı.
IŞİD’in Türk versiyonu demokraside, Kürtlerin oylarıyla seçilmiş, ama onların ideallerine küfretmeyen parlamenterler dokunulmazlıktan arındırılıp içeriye atılmakla tehdit ediliyordu, Cumhurbaşkanı tarafından.
Oysa, Kürtler sözkonsu ise dokunulmazlık zaten yok, onun için, yeni şekliyle IŞİD türü nizam, intizamı vardı. Bu nizam ve intizamda, polisin, çavuş ve onbaşıların emirleri kanundu.
Kanunun gereği, Kürt seçilmişlerin bulunduğu evler basılıyor, karşı koyan dövülüp savruluyor, sokakta seçmenlerinin safındaysa kurşuna, gaza tutuluyor, yüzlerine karşı eşleri, analarına sövülüyor, kadın seçilmişler taciz ediliyordu.
Bunları yaşayan Kürtler, kendi toplumlarının elitidir. Ülke çapında namlı…
Mesela dünya düzeyinde üne sahip Selahattin Demirtaş’ı dayaktan, (adına tartaklanma diyorlar) geçmiş, zehirli gaza, suya tutulmuş halde perişanlıkla da geçti medyaya. Aynı hal, Recep Erdoğan’ın başına gelseydi, kim bilir neler olurdu!.. Çünkü, kanı mavi bir Türktür. Demirtaş ise Kürttür. Başına gelecekler daha doğarken künyesine yazılıdır. Dolayısıyla milyonların sevdiği lider de olsa, onun için dayak normnaldir. Ne de olsa Kürdistan, Kürtler için kanunsuzlar diyarıdır. Burada olağanüstü hal ve sıkıyönetim halleri resmen yok, ama filli olarak hep yürürlüktedir. Sicilinde "yaramaz" sözü yazılı olan her Kürt av, polis ve asker de avcıdır. Avcıların ağına düşmek, mahpus yatmak ise Kürdün kaderdir, Türk demokrasisinde.
Polisin, kanun yapmakla görev ve yetkisi nedeniyle, gördüğü yerder selama durması gereken parlamentere dayak attığı bir demokraside, siz varın sıradan Kürdün halini düşünün. Düşünmeyin, kısaca söyleyeyim: Hali, insani hal değil…
Onlar Türk medyasında rakam bile değildir, ama her gün sayısız Kürt, polis dayağından geçiyor, onlarcası mahkemelerce hapishanelere gönderiliyor.
Polis ve asker için, künyesinde "yaramaz" sözü yazılı olan her Kürt av, avcıların ağına düşmek, mahpus yatmak ise kaderdir.
Onun için seçilmişlerin dokunulmazlığı kalksa ne olur, kalkmasa ne olur. Kürdün derdiyle hamhal olmayı göze alanlar, zaten kadar bu ya, peşinen mahpusluğa da teşne ve rızalı…