Erkek nedir bilmeyen ben: Panoptikon’dan hiçliğe
Kültür/Sanat Haberleri —

Erkek Nedir Bilmeyen Ben, kitabı
- Erkek Nedir Bilmeyen Ben, distopik evrende yazılmış bir bildungsroman örneği. Varoluştan kayboluşa uzanan sıra dışı bir kurgu. Gözetimden kaçmaya çabalarken, ötekinin bakışına özlem duyarak bitirdiğimiz bir hikaye.
BİLGE AKSU
“Kimsenin olmadığı bir yerde devrilen ağaç, ses çıkarmış mıdır?”
Lise yıllarında felsefe hocalarımızın en çaresiz anlarını kurtaran sorulardan biri. Tramvay paradoksunun sakıncalı bulunduğu anlarda, gözlerin kapanmaya yüz tuttuğu sınıfları canlandırmaya yarayan bir soru. Yüzyıllar evvel Berkeley’nin ortaya attığı, hala işe yarayan bir formül. Ses duyusunun muhakkak bir alıcısı da olmalı mantığıyla ilerliyoruz. Ses, bir varlıksa ve kimse tarafından algılanmıyorsa hala var mıdır? İnsan zihni böyle çalışıyor. Benim olmadığım yerde, benim algılamadığım şey neden var olsun ki?
Bu soruya bir kitap üzerinden geliyorum bugün. Kitabı okuyanlar belki “Buradan bunu mu çıkardın” diyecek ama ben devam edeyim. Jacqueline Harpman, feminist mücadelenin bilinen isimlerinden. Son yıllarda epey konuşulan kitabı “Erkek Nedir Bilmeyen Ben”, 2026 Şubat’ında Can Yayınları tarafından basıldı. Kitabın arka sayfasında da belirtildiği üzere, yeni kuşağın keşfettiği bir feminist distopya bu. Bilinmeyen bir dünyada, yerin altına hapsedilmiş 40 kadının arasında büyümüş bir genç kızın hikayesi. Hayatı boyunca ne erkekleri tanımış ne de toplumu. Varı yoğu bu mahzendeki yaşantı. Böyle bir ortamda, toplumsal rollerin rafa kalktığı bir yaşamda kadın olma deneyimi neye benzerdi?
Jacqueline Harpman, Butler’ın çağdaşı. 90’ların başında Butler, cinsiyeti toplumsallıkla inşa edilen bir kavram olarak okuduğunda Harpman belli ki buna tamamen katılmamış. Esasen kitap da buna dair bir tartışmayı yürütüyor ilk katmanında. Fakat bu okumayı yapmak bana düşmeyeceğinden ben cinsiyet kimliğinden ziyade varoluşun temel şartına; ‘ötekinin bakışı’ olmadan benliğin imkansızlığına dair bir iki kelam edeyim. Hazırsak kitabı başlık başlık açalım şimdi.
Evren
Bilmediğimiz, aşina olmadığımız bir yerdeyiz. Hiçbir dağ, hiçbir deniz, hiçbir göl, gölet, vadi ya da tepelik yok. Alabildiğine düz, çöl gibi bir ortam. Dünyada olup olmadığımız dahi muğlak. Bu koskoca düzlüğün her yanında yerin altına inşa edilmiş hapishaneler var. Yıllar önce bir gece yarısı, nedendir bilinmez 40’ar kişi getirilmiş her birine. Bazılarında erkekler olsa da, bizim gözlemleyeceğimiz mahzende olduğu gibi çoğu kadın. Çelik kafeslerin içinde, uzun süre işkence edilerek, dövülerek tutulmuşlar. Yaşlılar da var, gençler de. Eski hayatlarında kimisi hemşire, kimisi kuaför, kimisi terzi, kimisi ev hanımı. Kafeslerin önünde nöbetleşe gidip gelen 3 erkek gardiyan duruyor. Kadınlarla asla konuşmuyorlar, sabahları günün yemeklik malzemesi uzatılıyor, ertesi güne kadar sessizlik. Kadınların uzun uzun gülüp eğlenmesi de yasak, ağlayıp sızlamaları da.
Anlatıcı
Girişte bizi karşılayan anlatıcı, ölmeye hazırlanan yaşlı bir kadın. Kendini zorlaya zorlaya bu hikayeyi kaleme alıyor. Yıllar öncesine, hatırladığı ilk anılara götürüyor bizi. Yerin altındaki 40 kadından en genciyiz o sıralar. Yaşımız 12-13 civarı. Dilimiz agresif, zihnimiz bulanık... Ailemiz nerede, kimdir bilmiyoruz; daha bebekken getirilmişiz. Diğer kadınlarla birlikte yaşamayı, konuşmayı, yemeyi-içmeyi, sayı saymayı, bir şeyleri düşünmeyi öğreniyoruz. Diğerleri dışarıdaki eski dünyayı hatırlıyor, oraya dair çoğu zaman hüzünlü konuşmalar yapıyorlar. Erkeklerden bahsediyorlar, erkeklerle yaşadıkları cinselliklerden. Ama biz bunların hiçbirini bilmiyoruz, zaman zaman öğrenmek için sorular sorsak da yeterli cevap alamıyoruz. Zaten buradan çıkma şansımız yok diye bizi geçiştirip duruyorlar. Kafesin önünde bizimle hiç muhatap olmayan 3 erkek gardiyan ise artık erkek kimliğinde değil, otoritenin temsillerine dönüşmüş. Diğer kadınlar regl oluyor, biz olmuyoruz. Bunun nedenini ise bilmiyoruz. (Bu detay yukarıda bahsettiğim Butler tartışmasına kapı aralıyor finalde)
Anlatıcımızda obsesyondan otizm spektrumuna uzanan, kendine has bir tuhaflık söz konusu. Bu hikayenin diline de yansıyor. Harpman’ın cümleleri çoğunlukla mekanik ve duygudan uzak. Edebi zarafetten nasibini almamış, gelişigüzel betimlemelere rastlıyoruz (Gerçi bunda Türkçe çevirinin payı da yüksek gibi duruyor). Düşünmeyi, konuşmayı böyle bir ortamda öğrenmek zorunda kalmasının etkisi epey bariz. Çocukken olması gerektiği gibi meraklı sorular sormuşsa da diğerlerinin keyfi yerinde olmadığından her şeyi yarım yamalak anlatmışlar. Yıllar içinde yakınlaştığı hemşire Thea’dan sayı saymayı, okumayı, yazmayı, hesap-kitap yapmayı öğrenmiş. Kalp atışlarını gün boyu sayarak zamanı dahi hesaplıyor.
Kurgu
Hikayenin geçtiği zaman dilimi 60 yıldan fazla. Burada yazarın perspektifi 1. Kişiyle kurmasının yarattığı bir sorunla da karşılaşıyoruz. Girişte öğrendiğimiz üzere bu hikaye, genç kızın yaşlanıp ölmeye hazırlandığı bir anda kaleme alınmış. Son derece gerilimli bu romanın kurgusunda sıklıkla tehlikeli sulardan geçiyor, diğer kadınların eninde sonunda ölüp gideceğini biliyoruz. Elbette bir yazar tercihi bu ama okuma deneyimini iyi yönde etkilemediği de bir gerçek.
Harpman, burada sıradan bir distopik dünya inşa etmemiş. Belli açılardan sıklıkla Damızlık Kızın Öyküsü’yle kıyaslanıyor fakat Atwood’un amacı, sistemin devamı için araçsallaştırılan kadınlar üzerinden bir dünya yaratmaktı. Harpman sebeplerle, faillerle ilgilenmeden koyulmuş işe. Günün birinde yemekleri uzatmak için kapıya anahtarı yerleştiren gardiyanlar, o sırada ani bir siren sesi yükselince panik içinde kaçıp gidiyorlar. Asılı kalan anahtarı çevirip kapıyı açmak anlatıcımıza düşüyor. Böylece yeraltından kurtulan kadınlarımız ilk şoku atlattıklarında bu uçsuz bucaksız dünyayı keşfetmek için yola koyuluyorlar. Uzun bir yürüyüşten sonra tıpkı kendi çıktıklarına benzer bir yapıya rastladıklarında heyecanla aşağı inseler de kapalı kafeslerin içinde yığılıp kalmış cesetlere rastlıyorlar. Sonra bir başkası, sonra bir başkası, sonra bir başkası. Koskoca evrende yalnızca bir kafesin yemek saatine denk gelmiş alarmın sesi ve yalnızca bizimkiler kurtulabilmiş. Diğerlerinde gardiyanlar herkesi içerde bırakıp öylece kaçmış. Bir iki hapishanede erkekler kafeslerdeki demirleri kırmaya, bükmeye zorlamışlar ama sonuç alamamışlar. Artık kabullenmek ve yola devam etmek şart, bizden başka kimse yaşamıyor.
Varlık, zaman, hiçlik
Önce hikayede bana en ufuk açıcı gelen anekdottan bahsedeyim. Anlatıcımız bu kafesin içinde büyüyüp yaşamayı öğrendiği için mahremiyeti ve bunun gerekliliğini dahi bilmiyor. 40 kadının arasında, dışarıdan onları sürekli gözetleyen gardiyanların gölgesinde uyuyor, uyanıyor, kıyafetini ya da kendini temizliyor, ihtiyaçlarını gideriyor. Alarmdan sonra dışarı çıktıklarında diğer kadınlar haliyle bir iki tuvalet inşa ediyorlar ve bunun mantığını algılayamıyor. Sıra ona geldiğinde kumaşla kapatılmış alana girer girmez, hayatında ilk kez yalnız olduğunu fark ediyor. Hiç kimsenin ona bakamayacağı, onun hiç kimseyi görmediği ilk an. Mahremiyeti böyle öğreniyor.
Fakat asıl mesele, zaman mefhumunun zihnimizde çarpıcı bir duruma gelişi. Kendimizi dışarı attığımızda, diğerleri eski hayatlarından biliyor olsa da biz gündüzü, geceyi bilmiyoruz. Güneşin ufukta süzülüşünü, öğle vakti ondan korunmak gerektiğini, akşamları etrafın soğuduğunu daha şimdi öğreniyoruz. Ölüm nedir bilmiyoruz, dünyada olsak yakınlarımız değilse de başkaları ölürdü ama burada hepi topu 40 kişiyiz. Yaşlanmayı bilmiyoruz, gerçek hayatta arada bir gördüğümüz insanlarda değişimler fark edebilirdik ama burada hep yan yanayız; biri elden ayaktan düşmedikçe her şey hep aynı.
Hiçbir dağın, tepenin, vadinin, denizin olmadığı bu çöl evreninde, terk edilmiş hapishanelerin soğuk kilerlerinden yemek ve su alarak devam ettikleri bu yolculuğun sonu yok. Ufuk çizgisini kilometrelerce yürüyüp her aştıklarında bir başka düzlükle karşılaşıyorlar. Medeniyetin kırıntısı yok. Yaşlılar bir bir ölüyor, gençler ihtiyarlıyor. Yirmi küsur yıl geçip de anlatıcımız 40 yaşına geldiğinde son refakatçisi Laurette’i de kaybediyoruz ve işte oradayız. Daha evvel, yıllar boyu tahayyül bile edemediğimiz o yalnızlık… Panoptikon’dan hiçliğe doğru bir geçiş. Bu da bizi yazının girişine bağlıyor. Hiç kimsenin şahit olmadığı bir yaşam, gerçekten var olmuş mudur?
Bu evrene onları getirenler her kimse şimdi yoklar. Bulunduğumuz dünya ıssız bir çöl. Yıllar önce alıkonan her bir insan ölüp gitti ve biz geride, yaşayan tek zihin olarak duruyoruz. Biz de ortadan kalktığımızda, yıllar geçip tozlar üstümüzü kapattığında, varlığımızın zerresi dahi bir başka zihin tarafından algılanamayacak hale geldiğimizde, yaşadığımız bu hayat yaşanmış sayılacak mı?
Erkek Nedir Bilmeyen Ben, distopik evrende yazılmış bir bildungsroman örneği. Varoluştan kayboluşa uzanan sıra dışı bir kurgu. Gözetimden kaçmaya çabalarken, ötekinin bakışına özlem duyarak bitirdiğimiz bir hikaye. Hiç olmazsa finalin tadı kaçmasın diyerek burada bitiriyorum ama üzerine düşünecek çok şey bulacağınız bir kitap bu.















