Arapların Til Abyad dedikleri Girê Sipî, Akçakale’nin tam karşısında. Tavukları karışacak kadar, birbirine yakın.

Girê Sipî, bir Kürt kasabasıydı. 1960’lardan sonra, Türk ırkçılığının etnik temizle uygulamasına benzer bir atakla, Kürtlerin önemli bir kısmı sökülüp atıldılar. Yerlerine Araplar dolduruldular.

Suriye, 2011 yılında vekaletle savaşan barbarların hücumuna uğrayınca, Girê Sipî IŞİD çetelerinin eline geçmiş, direklere kara bayrakları çekilmiş, “Allahu ekber” naralarıyla Kürtler kesilmiş, hırsızlık, talan ve yıkım başlamıştı.

AKP rejimi durumdan hoşnut, hiç bir itirazı yoktu. IŞİD, ortak düşman rejime karşı savaşan öfkeli Müslümanları temsil ediyordu. Aralarında ayrı-gayri yok, sınır kapısı da açıktı. Daha çok insan öldürmeleri için, kamyon filoları silah, otobüsler katil adayları taşıyor, insanlar kendi kanında boğulurken, asrın lideri gırtlağını göğe dikip uluyan kurt misali, sesini yükselterek, “Esat rejimi insan öldürüyor” diye haykırıyordu.

Kürtler bu sırada, IŞİD’e halklar ve inançların sığındığı güvenli limandı. Şaşırtıcı değil, ama TIR’lar, otobüslerle IŞİD’e yardım sevkiyatı yatan AKP’nin resmi sesinde Kürtler, “terörist”ti.  

Bu ses, aslında bir taklacı kuştu. Kürtlere, meydanlarda Kur’an sallayarak kendini Filistin’in, Hint yarım adasındaki Müslümanlar en başta, İslam dünyasının kurtarıcısı gösteriyor, çaldıklarıyla köşeyi döndükten sonra, bağımsızlık yolları herkese helal, Kürtlere haram oluyordu.

 İyi Kürt, köle kalan, tepesinde dipçik sallayıp, ruhunu yangınlara veren efendiye yan bakmayan Kürttü.

Her neyse, IŞİD Müslümanlığı orada dursun Kürt güçleri, yaklaşık bir aylık kuşatma ve çetin bir savaştan sonra Girê Sipî’yi ele geçirdiğinde, AKP rejiminin başı Erdoğan, öz ordusu bozguna uğramış gibi öfkeyle ayağa kalkmış, “Bu pek hayra değil” diyerek Kürtleri tehdit etmiş ve savaş konseyini toplantıya çağırmıştı.

Oysa, utanmak gerek, ama nerede bu duygu...

Girê Sipî’nin parçası olduğu Rojava Kürtleri, onların “kardeşim” diye yalvararak oy istedikleri, içerdekilerin devamıydı. Dilenciliğe çıkmak için bile yüz ve utanma gerekliydi. O da bunlarda yoktu.

Ancak, bölge değneksiz köy, Kürtler ayağı bağlanmış tavuk, onlar ise kümese dalmış tilki değildi. Kürtler, bölgede değişen güç dengesinde, medeni dünyanın yeni müttefikiydi.

Dünyanın gidişatını okumayı bilen deneyimli diplomatlarından Yalım Eralp’ın deyimiyle, çağ Kürtlerin çağıydı. Onların alın teri, kan ve insanlıklarıyla kazandıklarını, kimse karartmaya muktedir değildi. Devletse eğer, bu çalınıp saklanmış, geciktirilmiş haklarıdır.

Şimdi, Ortadoğu yeniden şekilleniyor. Kürt yıldızı, medeniyeti temsilen dorukta ışıldıyor.

 

VE DEMİREL’İN ÖLÜMÜ

Ölenin ardından konuşulmaz derler. Benimki öyle değil. O yaşarken, söylenmesi gerekeni, yazarak yüzüne söyleyenim, ben.

Çocuk yaşta denilebilecek bir çağda (liseyi bitirip üniversiteye başladığımda) o Başbakan ve ben hoşlanmadığı sorular soran, istemediklerini ortaya çıkaran Başbakanlık muhabiriydim. Sonraki süreçte, günlük yazılarda rejimini didikleyen, hayatı ve kötülüklerini anlatan kitap yazan olarak, televizyonda, cenaze törenini izlerken, kimileri adına utandım.

 Yer yüzünde eşine az rastlanan bir tiyatronun utanç sahnesiydi, tören alanı.

Bir zamanlar kardeşleri, yeğenlerinin yaptıklarını, yüzüne karşı “hırsız” diye haykıran, sokaklarda öldürülmüş 6 bin kişinin hesabını “katil” seslenişiyle soran, işbirlikçiliğini “Morrison Süleyman” olarak ifade eden herkes, ağlama törenindeydi…

Bu yönüyle ağlama töreni, birçok yüzlüler panayırıydı. Sövdüklerini, sonra kutsayanlar diyarına yakışan bir manzar...

Kürdistan’ı da kandırıp dolandırmış, ama Kürt adıyla ağlama törenine katılanlar da vardı. Düzeninden geçinen uşaklar, koruculardı bunlar.

Oysa 1991’de üstündeki kiri, çamuru silkeleyip yeniden ayağa kalktığında, “yeni Dersimler olmayacak” diyerek Kürtlere namus sözü vermiş, gittiği Diyarbakır’da “Kürt realitesini tanıyorum” diyerek, TC’nin Kürt inkarını tersine çevirmişti.

Ama, Kürtlerin oyunu alıp Başbakanlık koltuğunu yeniden yakaladıktan sonra, “dün dündü, bugün de bugün”dü…

Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığında Kürtler için ne kanun, ne de Anayasa vardı…

Benim sürgünlüğüm ne ki, Kürdistan’da 17 bin 500 faili meçhul cinayet, 4 bin yanmış yıkılmış köy…