Bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaşandığı artık herkesçe kabul edilen tartışmasız bir olgu haline gelmiş bulunuyor. En azından bölgemiz Ortadoğu açısından durum böyle. Kaldıki diğer bölgeler, Balkanlar, Doğu Avrupa, Kafkasya, Ortaasya gibi alanlar da 1990’lı yıllarda benzer durumu yaşadılar. Şimdi Ortadoğu bölgesinde dünya savaşı odaklanmış bulunuyor. Ortadoğu’da savaşın sonuçlanmasını sağlayacak bir çelişki ve çatışma yaşanıyor. Yani bir dünya yapılanması yaratılmaya çalışılıyor.
Mevcut durum Birinci Dünya Savaşı ve sonrası ile önemli benzerlikler arzediyor. Kuşkusuz ortada bir Alman-İngiliz savaşı yok. Fakat dünyaya yeni bir düzen verme ve bunun için de Ortadoğu’yu ele geçirme savaşı var. Zaten Birinci Dünya Savaşı’nın, yani Alman-İngiliz çatışmasının amacı da bu değil miydi? Ortadoğu’yu ele geçirmek ve bu temelde dünya hegemonu olmak için savaşılmamış mıydı? Şimdi de aynı amaçlı bir savaş yaşanıyor.
Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere, Fransa ve Rusya bir cepheydi. Almanya, Avusturya ve Osmanlı İmparatorluğu ise diğer cephe. Savaş büyük ölçüde Ortadoğu’da yaşanmıştı. Çünkü, her iki cephe de Ortadoğu’yu ele geçirmek istiyordu. Almanya, Osmanlı İmparatorluğu ile “dostluk ve müttefiklik” ilişkisi kurarak Ortadoğu’yu elde etmek isterken, İngiltere cephesi ise savaşla Ortadoğu’yu almayı ve paylaşmayı öngörüyordu.
Bu durumda Osmanlı merkezi yönetimi Almanya ile savaş ittifakı içindeydi. İmparatorluğu yöneten İttihat ve Terakki Cemiyeti Alman dostu ve müttefikiydi. Dolayısıyla İngiltere, Fransa ve Rusya ittifakı merkezi Osmanlı yönetimine muhalif olanları destekliyor, Osmanlı topraklarında karşıt hareketlerin gelişmesini teşvik ediyordu. İttihatçı yönetim ise, özellikle Arabistan’da gelişen bu tür isyanları bastırmak için savaş yürütüyordu.
Sonuçta savaşı İngiltere ve Fransa cephesi kazandı. Rusya’da 1917 devrimi yaşandığı için sosyalist iktidar savaştan çekildi. Alman-Osmanlı cephesi ise yenilerek teslim oldu. Dolayısıyla Ortadoğu’daki ulus-devletçi statüko İngiltere ve Fransa’nın çıkarları doğrultusunda belirlendi. İngiltere ve Fransa Arabistan’ı çıkarları doğrultusunda bölerek, kendi işbirlikçileri olan aileleri iktidar yaptılar. İstanbul’da ise, teslim olmuş işbirlikçi bir hükümete izin verdiler. Damat Ferit başkanlığındaki bu hükümet, İngiltere-Fransa ittifakının isteklerini yerine getiren bir taşeron konumundaydı.
İşte bu duruma Türkiye ve Kürdistan’dan itirazlar yükseldi. Emperyalist işgale karşı birçok alanda direniş hareketleri gelişti. Bu itiraz ve direnişleri birleştirmeyi başaran Kemalist hareket, giriştiği ulusal kurtuluş mücadelesinde başarı kazandı. Kemalist hareketin başarı kazanmasını sağlayan temel etkenler, emperyalistlerin savaş yorgunluğu ile Kürtlerin ve Sosyalist Rusya’nın desteği oldu.
Kürdistan üzerindeki mücadele bu sefer İngiltere ve Fransa ile Kemalist hareket arasındaki mücadeleye dönüştü. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluk yönetimi, Ulusal Kurtuluş Savaş’ında ise Kemalist hareketi destekleyen Kürtler, Lozan Konferansı ve sonrasında İngiltere ve Fransa ile Kemalist hareket arasında pazarlık konusu oldu. Bu pazarlık ve mücadelede bazı Kürtler de kullanıldılar. Şerif Paşa ve benzeri kişilikler İngilizler tarafından kullanılırken, Hasan Hayri ve benzeri kişilikler de Kemalistler tarafından kullanıldı. Sonuçta ne Şerif Paşa’nın,  ne de Hasan Hayri gibilerin eline bir şey geçti. Tersine onlar idam sehpasına giderken, Kürdistan parçalandı ve Kürdü inkâr eden ve imha etmeyi öngören bir sistem ortaya çıktı.
Şimdi bölgede Alman-İngiliz savaşı gibi bir durum olmasa da, ABD’nin bölge ulus-devlet statükosuyla ve bölge halklarının da ulus-devlet sistemi ve gerisindeki kapitalizmle bir savaşları sözkonusudur. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi tamamen bu temelde gelişen bir harekettir. 2011 Ocak ayından beri gelişen Arap isyanlarının da bu boyutu başattır. Zaten Ocak 1991’de başlayan Körfez Savaşı temelindeki Irak savaşı ve Afganistan müdahalesi de bu temelde gerçekleşmiştir.
Burada ABD ve NATO’nun ulusüstü sermayenin çıkarları doğrultusunda bölgeyi yeniden fethetmek istediği tartışmasızdır. Rusya ve Çin’in cılız desteğine sahip olan bölgenin ulus-devletçi güçleri ise direnmeye çalışmaktadır. Savaş askeri boyuttan ekonomik boyuta kadar her alanda sürmektedir. ABD ve NATO’nun Ortadoğu’yu yeniden fethetme savaşında kılavuzluk eden AKP iktidarı olmaktadır. İttihatçı yönetimin Almanya ile birlikte bölgede savaşması gibi, AKP iktidarı da ABD ve NATO jandarması olarak Ortadoğu’da savaşmaktadır. AKP de, en az İttihat ve Terakki Cemiyeti kadar savaş yanlısı ve kışkırtıcısıdır. Başlangıçta biraz çekingen davransa da, giderek tamamen böyle bir politikaya oturmuştur. Bugün AKP’nin İran da dahil savaş halinde olmadığı bir alan kalmamıştır.
Kuşkusuz AKP politikaları da, geçmişin İttihatçı politikaları gibi, hem Türk toplumu ve hem de bölge halkları için tam bir felâkettir. Daha şimdiden AKP Türkiyesi tüm bölge ile düşman ve savaşır hale getirilmiştir. Bu savaştan, başta Kürtler ve Araplar olmak üzere tüm halklar zarar görmektedir. Bunun sonucunda Türkler ve bölge halkları derin bir düşmanlık içine çekilecektir. Türkler bölgeden daha çok tecrit olurken, Türkiye Sevr benzeri yeni bir bölünme ve parçalanma ile karşı karşıya gelecektir.
AKP’nin ABD ve NATO’ya dayanan bugünkü politik duruşu, bir yandan İttihatçıların Almanya’ya dayanmasına benzerken, diğer yandan da Damat Ferit Hükümeti’nin İngiltere karşısındaki duruşuna benzemektedir. En az Damat Ferit Hükümeti kadar bağımlı, işbirlikçi, adeta taşeron niteliğindedir. Türkiye’yi AKP mi ABD mi yönetiyor, belli değildir. Cumhuriyet yönetimi tarihin hiçbir döneminde bu hale gelmemiştir.
Bu durumu AKP yönetimi de çok iyi bildiği için, Kemalist hareket benzeri yeni bir çıkış olmasını engellemek amacıyla her şeyi yapmaktadır. AKP’nin CHP ve MHP’ye yönelik saldırgan tutumunun ve sol demokratik hareketi ezme çabasının amacı budur. Özellikle Kürdistan Özgürlük Hareketine yönelik imha ve tasfiye saldırıları bu amaçladır. Kürt direnişine dayalı Türkiye’de sol demokratik hareketin gelişme olasılığından korkmaktadır.
Bunu önlemek için, bir yandan topyekûn özel savaş konseptiyle Kürtlere saldırırken, diğer yandan da Kemalist hareket rolü oynamaya çalışmaktadır. Bu konuda dayanacağı yeni bir Sovyet Rusya yoktur. Fakat AKP’nin Sosyalist Enternasyonel’e katılma çabaları ile Rusya ve Çin ilişkileri bu temelde değerlendirilebilir. Yine de dış dayanağın zayıflığı, AKP’yi Kürt desteğini daha fazla almaya götürmektedir.
Kuşkusuz hem İttihatçı, hem Damat Feritçi, hem de Kemalist olmak zor bir iştir. AKP, bunların hepsini şahsında birleştirerek alternatif bir politik iktidara fırsat vermemek istemektedir. Doğrusu bunu başarmak değil, böyle bir politikaya yönelmek bile cüret ister. Dolayısıyla AKP politikacılığını küçümsememek gerekir.
Ancak AKP’nin bu politikada tam başarılı olması zordur. Şimdiden ciddi biçimde zorlanmaktadır ve ilerde daha çok zorlanacaktır. Bu zorlanmaları azaltmak için de Kürt desteğini almaya çalışmaktadır. AKP’nin Kürt politikasına bu kadar yönelmesi bu nedenledir. Bunun için de Kürtleri bölmeye ve kendine karşıt olan Kürtlerle amansız savaşırken, kendi Kürdünü yaratmaya ihtiyacı vardır. Bu temelde AKP içinde önemli bir Kürt işbirlikçi palazlandırılırken, daha çok güçlenmek için de KDP ve BDP’nin desteği sağlanmak istenmektedir. Kürdistan üzerinde yürüttüğü mücadelede BDP ve KDP gibi güçlere Hasan Hayri rolü oynatmaya çalışmaktadır.
Ortadoğu bölgesi yeniden yapılanırken, Kürdistan ve Kürtlerin rolü kilit düzeyindedir. Bu, geçmişte de böyleydi ve en uzun mücadele Kürdistan’da sürdü. Yine herkes Kürdistan’dan pay aldığı oranda bölgesel güç haline geldi. Şerif Paşa ve Hasan Hayri politikacılığı küresel ve bölgesel güçleri egemen hale getirirken, Kürtlere biçilen ise inkâr ve imha oldu. 1925’ten bu yana katledildiler ve halen de katlediliyorlar.
Bu açıdan yeni süreçte tutum belirlerken Kürtler dikkatli olmalı ve tarihten ders çıkarmayı bilmelidir. Hiç kimse yeni Şerif Paşa veya Hasan Hayri olmaya soyunmamalıdır. Yani ne küresel güçlere dayanma, ne de bölgesel güçlere dayanma özgür Kürt tutumu olamaz. İşbirlikçilik Kürtleri kurtaramaz, ancak imha ve soykırım getirir. Onun için de, özgür Kürt duruşunu ifade eden bir politik tutum oluşturulmak ve sürdürülmek durumundadır.
Yaşadığımız kritik süreçte Kürtlerin iki şeye ihtiyacı vardır: Özgür duruş ve buna dayalı birlik! Eğer anlamlı ve sonuç alıcı bir Kürt birliği olacaksa ancak bu temelde olabilir. Bir Ulusal Konferansta ancak bu temelde anlam bulur. Yoksa ne yapacağı belli olmayan bazı kişi ve partileri övüp öne çıkarma toplantılarına ulusal konferans denemez. Kürdistan Ulusal Kongre veya Konferansı, her şeyden önce özgür Kürt duruşunu ve politik tutumunu deklere etmek durumundadır. Daha sonra da bu temelde Kürt ulusal kararını, politik icraatını ve savunmasını birleştirecek kurumlar oluşturmak zorundadır.
Bu süreçte hiç kimse Şerif Paşa ve Hasan Hayri durumuna düşmemelidir. Yine hiç kimse dışlanmamalı ve üzerinde baskı uygulanmamalıdır. Bunlara dikkat eden özgür Kürt tutumu bu yeni süreçte mutlaka kazanacaktır.