Kürdistan'da süren savaş sonucunda, her gün sivil insanlar katlediliyor. Bu katliam ve barbarlığın tanınmış son kurbanı değerli hukuk ve insan hakları savunucusu Tahir Elçi oldu. Sivil, savunmasız Kürt insanlarının Nusaybin, Cizîr, Silopi, Kerboran, Farqîn, Dêrik ve Sur’da gün ortasında devlet terörü tarafında katledilişi, insanların yerinden, yurdundan edilişi günlük, sıradan rutinler olarak ele alınıyor. Bunların hiçbiri aydınlarımızın ve siyasetçilerimizin günlük retoriklerine sirayet etmiyor. Türk Aydın şaşkınlıkları ya da tükenişleri yeni olan şeyler değil tabi. Bu tükenişi ve ahlaki çifte standardı birçok konuda olayların akışı belirliyor. 

 “Güçlü olan öldürme hakkını da elinde bulundurur”. Bu çok yüzlü ahlak ve kültürü anlamak için elimizde son derece geniş bir insanlık mirası var. Vietnam, Angola, Güney Afrika; Hitler, Mussolini ve Franco faşizmine bakmak yeterli olabilir.  

Rasyonel ve sezgisel düşünme biçimleri, insan zihninin görev yapan bütünleyici biçimleridir. Rasyonel düşünme doğrusal (linear) dikkati bir noktaya yoğunlaştırır. Rasyonalite olguları bölmek, kategorize etmek ve parçalamaktır. Bu nedenle rasyonel bilgi, olguyu parçalara bölmeye eğilimlidir. Öte yandan sezgisel bilgi gelişmeleri farkındalık durumuyla değerlendirir, gerçeğin doğrudan zihinsel olmayan deneyimine dayanır. Soğuk akıl hesaplarını yapmaz ve gerçekle arasındaki ilişki ana ile evlat arasındaki ilişki gibidir. Ana nasıl evladı söz konusu olduğunda hiçbir hesaba girmeden karşılıksız adanmayı esas alıyorsa, sezgisel zihin ve vicdan da gerçekle öyle bir ilişki içindedir.

Düşünme kültürümüz üzerindeki pozitivist ve rasyonel vurgu, bizleri kimliklerimizin bütüncül organizmalarıyla değil de yalnızca zihinlerimizle özdeşleşmiş parçalı benliklerimizle yansımasını buluyor. Zihin ve beden arsandaki bu ayrımın etkilerinin baştan ayağa bütün entelektüel kültürümüzde hissedildiğini görüyoruz. Zihnimizin içine çekilen benliğimiz, bedenlerimizle ”düşünme” tekniğinin bilme araçları olarak hislerle birbirimizi anlama ve duyumsamayı unutmuş durumdayız. Böyle yapmakla da kendimizi doğal çevremizden kesip koparmış ve canlı organizmaların zengin çeşitliliğiyle bir arada nasıl ortaklaşa ve işbirliği içerisinde yaşanılacağını da unutur oluyoruz. 

 Kürdista’daki savaş tüm acımasızlığıyla sürüyor. Savaş ve çatışmalar insan doğasına göre değil, en azından ben öyle düşünüyorum. Kürdistan’daki savaşta her gün ana kuzuları toprağa düşüyor. Ben insanım diyen hiçbir vicdanlı ve ahlaklı insan ölümler arasına fark koymaz ve insan ölümlerinden doğan acıları yüreğinde hisseder. Türkiye’de öyle olmuyor maalesef. Medya ve basından takip ediyoruz; kendilerine aydın, yazar, sanatçı, siyasetçi ve sivil toplum temsilcisi diyen şahıslar konuşurlarken Türk asker, polis, siyasetçi ya da sivil vatandaşı olan birileri öldürüldüğünde (yanlış anlaşılmasın, biz bu insanların ölümlerinden büyük acı ve ıstırap duyuyoruz) günlerce bu dramatik durumu dile getiriyorlar ve tavır sergiliyorlar. Fakat durum Kürtler olunca farklılaşıyor, sanki Kürtler bu coğrafyada ölümlere, zulümlere, yok sayılmaya ve soykırımlara yazgılı doğmuşlar, herkes sanki gizli bir kabul varmış gibi davranıyor. Her gün sokak ortasında yediden yetmişe kadar sivil, savunmasız, kadın, çocuk, yaşlı demeden Kürtler katlediliyor, cenazeleri günlerce sokak ortasında kalıyor ama kimsenin aklına bunların da insan oldukları ve acı çeken ana-babalarının olduğu gelmiyor. Maalesef Kürt aydınları, sanatçıları, siyasetçileri, sivil toplum temsilcileri de buna karşı sessiz; Kürt'ün bu “yazgısını” normal görüyor ve kabul ediyor.

Tabii ki ölümlere karşı tavır almak gerekiyor; bu bir insanlık görevidir. Kendine insanım diyen hiçbir insan evladı ölümleri normalleştirmemeli ve ölüme karşı yaşamı savunmalıdır. Ölen her can insandır. Rengine, kimliğine, milliyetine bakılmaksızın insanların ölümlerine karşı durmalıyız ve yaslarını biz de paylaşmalıyız. İtirazımız ve sitemimiz ölümlere karşı çıkmaya değil, çifte standardadır