21 Şubat Uluslararası Anadili Günü 2. bölüm


Geçen yıl 20 Şubat’ta gece 11’de bir telefon geldi. Bir süre devam ettiğim İTÜ’den arkadaşlar, ertesi gün okulda Dünya Anadili Günü için etkinlik düzenleyeceklerini söylediler, konuşmacı olarak katılmamı istediler. Gayri ihtiyari sordum: “Bir tahtaya Kürt alfabesini yazıp temsili Kürtçe dersi mi yapacaksınız?” Telefondaki sesin heyecanla “Evet, aynen öyle” demesi beni müthiş bir umutsuzluğa itiyordu. Etkinliğin, son dakikada derme çatma düzenlenmesi bir yana, vizyonu da birbirinin karbon kopyası anadili eylemlerinden öteye gidemiyordu.

Temsili ders olmaması şartıyla ertesi gün etkinlikteydim. Klasik, hatta klişeye dönmüş sloganlar, pankartlar ve yürüyüşten sonra kampüs içinde anadili sohbetine başladık.

Çoğunu tanıdığım arkadaşlara birkaç basit soru yönelttim:

- Kaç kişi Kürtçe biliyor?

- Kürtçe bilmeyen kaç kişi üniversiteye başladığından beri öğrenmek için bir kursa başladı?

- Görece başka şehirlere göre Kürtçe öğrenmek için daha avantajlı İstanbul’da kaç kişi başladığı Kürtçe kursunu bitirdi?

Aslında sonucu daha soruları yöneltmeden biliyordum. Ayrı ayrı değil, 3 soruya olumlu yanıt verenlerin toplam sayısı, etkinliktekilerin onda biri etmiyordu.


Talep değil inşa

Tablo net. Devletten talep bir sonuç doğurmuyor. Geç kalınmış inşanın sorumlularıyız. Tarihin ağır yükü omuzlarımızda. İnşa yerine talep etmek, kaçışların en kolayı.

Geçen yıldan bu yana, daha çok Kürdistan’ın diğer parçalarında yaşananların etkisiyle, el mecbur bir kıpırdanma yaşandı Kürtçe eğitim konusunda. Kobanê ve Şengalli kardeşlerimizin kamplarda eğitimleri ve TZP Kurdî’nin Gever, Cizîr ve Amed Bağlar’da açtığı Kürtçe ilkokullar, anadilinde eğitim yasağına karşı açılmış gedikler olarak önümüzde duruyor.


Kobanê ve Şengalli çocuklar

Kobanê ve Şengalli çocuklar meselesi, Kürtçe eğitim çalışmalarını -ironisi bir yana- zorunlu olarak hızlandırdı. Kürtçe eğitim için çalışan kurumlar bir süredir ilgilerini bu alana vermiş durumda.

Sadece kamplarda değil, Rojavalı göçmen/mülteci/sığınmacı kardeşlerimiz, yaşamın her alanında fikirlerimizi, tarzımızı değiştiriyor, geliştiriyor. Son 2 yıldır İstanbul Kürt Enstitüsü’nün verdiği Kürtçe derslerini alan kursiyerler arasında kayda değer bir Rojavalı oranı var. Bu demografik değişim, verilen derslerin onlar düşünülerek gözden geçirilmesine neden oluyor. Beklenen bir etki olarak, dersler daha Kurdî bir nitelik kazanıyor.


Can Okulları

İstanbul’da Kürt Enstitüsü dışında yoksul semtlerde Rojavalı öğretmenlerin oluşturduğu “Can Okulları“ var bir de. Suriyeli muhalif mülteci öğretmenlerin açtığı, AKPli belediyelerin de desteklediği, üstünde “Suriye Arap Cumhuriyeti” yazan karneler veren okullardan ayrılan Kürt öğretmenler, Arap alfabesiyle Kürtçe eğitim veren mütevazı birkaç okul kurmuş. Zamanla Rojavalı Kürtler bu okullar çevresinde toplanmaya başlamış. AKP’li belediyelerden destek almadıkları için fiziki koşulları kötü. Ekonomik durumu toparlamak için çocukların dersleri bittikten sonra da akşam okulu olarak yetişkinlere Türkçe ve İngilizce dersleri veriyorlar.

Dil kursları

Dil mücadelesinin sloganda, pankartta kaldığına, kendimizi en az sorguladığımız alan olduğuna olan inancımla çelişkilerimizle yüzleşmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kişisel tecrübelerim, sene/dönem sonlarında Kurdî Der, Enstitü ve TZP Kurdî’nin açıkladığı sayıların maalesef gerçeği yansıtmadığını söylüyor.

Senelik raporlar, kurslara binlerce kişinin katıldığını söyler. Doğrudur, ilk dersler hiçbir sınıfta oturacak yer olmaz. Lakin 30 kişi başlayan hiçbir dersin en iyi ihtimalle 20 kişinin üstünde bittiğini görmedim yıllardır. Kursu bitirenlerinse, kaçının başarılı olduğu apayrı bir muamma. 


Kurumlar ve Kürtçe

Şu konuda anlaşalım: Dil kurumları, Kürt Hareketi’nin yetimleridir. Hiçbir kurum hakkıyla destek olmaz, sahip çıkmaz, fakat istisnasız her kurum yalnızca angarya işler için kapısını çalar. Dil kurumlarının diğer kurumlar için vasfı, bir “tercüme bürosundan” ibaret. Elbette bu algının yerleşmesi ve değişmemesinde dil kurumlarının da payı, eksiklikleri var.

Verilen eğitimin kalitesinin ölçülebilir olması ve yükselen bir ivme çizmesi gerekliliği önümüzde duruyor. Ders veren kimse, 4 yıllık Kürt Dili ve Edebiyatı ya da Kürtçe Öğretmenliği gibi bölümlerden mezun değil.

Burada devletin açtığı malum bölümleri güzellediğim düşünülmesin. Biliyoruz, Kürt Dili ve Edebiyatı bölümlerinin 4 ders yılında da temel ders kitabı olarak Kürt Enstitüsü’nün hazırladığı Hînker okutuluyor.


Ercan ailesi

Kürtçe eğitim mücadelesi denildiğinde Ercan ailesine ayrı bir parantez açmak gerek. Hıdır Ercan, 2002 yılında Mardin Valiliği’ne, “Kürtçe anadilinde eğitim verilmesi için” dilekçe veriyor. O gün bugündür 6 çocuğundan hiçbirini Türk okullarına göndermiyor. Dilekçesini geri çekmesi için tehdit alıyor, çekmeyince özel harekatçıların işkencesine maruz kalıyor. “Öcalan” olan çocuğunun ismini, “Alparslan” olarak değiştirmesi için baskı yapılıyor. Göçe zorlanıyor. HADEP’e üyeyken MHP’ye üye olması isteniyor vs. Durumundan basının haberdar olması sayesinde hayatı kurtuluyor.

Ercan, dilekçesi nedeniyle “PKK’ye yardım ve yataklıktan” 3 ay cezaevinde kalıyor. Çocuklarına karşı devam eden tehdit ve taciz nedeniyle İstanbul’a göç ediyor. 

İstanbul’da önce kendisi Kürtçe dilbigisini öğreniyor, daha sonra çocuklarına öğretmenlik yapıyor. 

Çocuklarının isimleri Dêrsim, Öcalan, Bahoz Erdal, Mazlum Doğan, Mahsum Korkmaz, Şoreşger Berîtan...

Bu güzel çocuklardan bazıları bir süredir İstanbul Kürt Enstitüsü’ne de devam ediyor.


Teknoloji ve dil

İnsanların faturalarını dahi evden çıkmadan ödediği bir zamanda teknolojiyi dil eğitimi/öğretimi alanında hakkınca kullanamıyoruz. Kürtçe bilmeyen, öğrenmek isteyen, ancak Kürdistan dışında yaşayan ve İstanbul’daki Kürt Enstitüsü gibi kurumlara ulaşamayacak insanların internet ve televizyon yoluyla Kürtçe öğrenebilmesi için acil ve nitelikli projeler hazırlanması gerekiyor.

Dil kurumlarının artık yaklaşık 20 yıldır sürdürdükleri Kürtçe dil öğretimini aşmaları, insanların kurumlara değil, kurumların, Dil Hareketi’nin insanlara ulaşması zorunluluğu kendini dayatıyor.


Çocuk kanalı

Çocuklar için TV kanalı gibi hayati konular, eksiklik nedeniyle, yarın öbür gün kanalı bal reklamına boğacağı endişesini derinden yaşatan tüccarların insafına kalmış durumda. 

Yine animasyon ve çizgi film alanı, boynu bükük, öylece önümüzde duruyor.


TV yayıncılığı

Her geçen gün Kürtçe yayın yapan, adı Kürtçe olan TV niceliği artarken, yayın niteliği aksine azalıyor. Ne var ki aynı nicelik artışını basılı yayında, gazete ve dergi sayısında görmek mümkün değil. Nedeni elbette televizyonun karlı bir alan olması. Daha kıymetli olan basılı yayın, kar mereklılarının ilgisini çekmemişe benziyor. TV sahipliği/yayıncılık, Kürdistan’ın yeni gözde kar alanı. Eskinin müteahhitleri, tefecileri, şimdinin bal satışı yapan televizyoncuları oldular.

Bu durum, haklı ve onurlu mücadelenin aşamayacağı bir sorun değil. Fakat “Kurmê darê ji darê ye” misali, devletin asimilasyon politikalarına karşı yürütülenden bile daha çetin bir mücadele bizi bekliyor.


Dilin sermayeyle imtihanı

Biz teknolojiyi hakkınca kullanamıyorken, sermaye sahipleri ve taşeronları, Kürtçe’yi sömürmeye başladı bile. Düne kadar Kürtçe’yi yok sayanlar, bugün şirketlerinin Kürtçe reklamlarını yapmak için kuyruk olmuş durumda. Sermayenin Kürtçe’yle ilişkisinin masum olmayan, asimilasyon ve sömürünün yeni ve çok katmanlı boyutları, derinlemesine incelemeyi gerektiriyor.


Dublaj

Dublaj ve çeviri alanında da Kürtçe şimdiden kapitalist çarkın kıskacına girmiş durumda. Emek sömürüsüne varan uygulamalar, dilin itibarına zarar verir boyutta.


Radyo

Dilin bizden en çok alacaklı olduğu alanlardan biri de, kültür aktarımında Kürtler için müthiş rol oynayan radyo yayıncılığı. Erivan, Bağdat ve Tahran radyolarının etkisi hala Kürdistan’da dalga dalga yayılıyor.

Kürdistan dışında, en azından metropollerde yayın yapan nitelikli Kürtçe radyo eksikliği de fazlasıyla hissediliyor. Yıllardır boş bırakılan bu alan, yine ilk kez geçen yıl, Kürt burjuvazisinin İstanbul’da basit, sığ yayınlar yapan girişimlerine maruz kaldı.


Dil politikası

Lakin boş bırakılan alanlarda sermayenin girişimlerinden şikayet etmek, odağı kaçırıyor. Temel eksikliğin Kürt Hareketi’nin dil politikasında olduğunu vurgulamak gerek.

Dil mevzusu siyaseten bir dolgu malzemesi değilse, en başta siyasi partinin dil hakkını dile getirmenin ötesinde, kendinden başlayarak dil mücadelesinin gereklerini yerine getirmesi, doğal bir beklenti. Taşıma suyla değirmen dönmüyor. Her basın açıklamasının Kürtçe çevirisini yaptırmak için insanların peşinde koşmak, anadilini savunan bir partiye yakışmıyor.


Dilin itibarı

Kürtçe’nin itibarı, kurumlar nezdinde yükselecek. Her kurumun her faaliyetini, her yayınını başta Kürtçe yapması artık bir zorunluluğun dahi ötesinde. Bunun için bahane sunulacak vakit geçeli çok oluyor. Belediyelerden siyasi partiye, STK’lerden esnafa, sırf Kürtçe için uzman istihdam edilmesi elzem.

Sadece seçim döneminde, miting ve kongrelerde, seçim şarkısı, slogan ve pankartlar için hatırlanacak kadar basite indirgenmiş anadili hakkı, bugün artık devletten değil kendimizden sormamız, kendimizle mücadele etmemiz gereken durumda maalesef.

Tarihin gördüğü en ağır asimilasyon politikalarına direnen Kürtçe, bugün en çok onun için mücadele ettiğini söyleyenlerden çekiyor. Adeta onlar tarafından kontrol altında tutuluyor.


Dil ödülü

İstanbul Kürt Enstitüsü’nün her yıl 18 Nisan’da, kuruluş yıldönümünde verdiği Feqî Huseyîn Sagniç Dil Ödülü, artık uluslarası alanda da verilmeyi hak ediyor. Belki Celadet Elî Bedîrxan’ın Latin alfabesiyle basılan ilk Kürtçe dergi Hawar’ı çıkardığı tarih olan 15 Mayıs, uluslararası dil ödülü için uygun bir tarih olabilir. Kürt Hareketi’nin öncülüğünde, baskı ve asimilasyona maruz kalmış dillerin öne çıkan yazar, şair, öğretmen ve dilbilimcilerinden oluşan bir jüri, her yıl biri Kürt 2 kişiye (bir kadın bir erkek) “Celadet Elî Bedîrxan Dünya Anadili Ödülü” verebilir.

Bask, Katalan, Galiçyalı, Gallerli, Çerkes, Laz, Bröton onlarca aydının bu fikre destek vereceğini öngörmek hiç de zor değil.


CİHAD İLBAŞ / Kürtçe Öğretmeni, İstanbul Kürt Enstitüsü



YARIN:  Köln Kürt Enstitüsü’nden Fevzi Özmen: Anadili mücadelesi ve önemi