Ezginin Günlüğü grubunda söylediği şarkılarla tanıdığımız Hüsnü Arkan’ın üçüncü solo albümü “Yalnız Değiliz” çıktı. Albümde gündeme ilişkin göndermeleri olan şarkılar yazan Arkan, Kürtçe bir şarkı da okuyor. ‘Kürtçe söylemek benim için vicdani bir ihtiyaçtı. Ha, vicdanın rahatladı mı derseniz, hayır rahatlamadı...’ diyen Arkan’ın albümünde tutuklu gazetecilere atfen de bir şarkı yer alıyor. Arkamızda tarihi özgürlükçü birikimin olduğunu ‘Yalnız Değiliz’le ifade eden Arkan’la albüme ilişkin konuştuk.


Üçüncü solo albümünüz ‘Yalnız Değiliz’ size ait bir tarzın oturmaya başladığını göstermekle birlikte bir takım yenilikleri de beraberinde getiriyor. Albüm, müzikal anlamda nerede duruyor?

Bu, içinde yer aldığım on beşinci albüm. Solo olarak da üçüncü albüm... Seçtiğiniz şarkılara, çaldığınız çalgılara ve düzenlemelere bağlı olarak her albümde değişikliklerin olması normaldir. Ancak belirli bir tematik hattımın olduğunu düşünüyorum. Bu hat, daha çok, dünyayı, bireyi, aşkı ele alma biçimiyle ilgili... Bu konularda fikrinizin olup olmamasıyla ilgili... Albüm, müzikal olarak, yıllardır benim durduğum yerde duruyor. Benim düşüncem nereye giderse, yaptığım müzik de oraya gider. İçi boş sözler sarf etmekten uzak durmaya çalışıyorum. Sabit kaldığım nokta budur.

Ülke gündemine ilişkin politik göndermeleri olan şarkılar görüyoruz... Önceki şarkılarınızda daha kapalı mı anlatıyordunuz düşüncelerinizi?

Bugüne kadar birçok şiiri şarkı haline getirip yayınladım. O şiirler, o şairler ne kadar kapalıysa ben de o kadar kapalıydım. “Yalnız Değiliz” albümünde doğrudan göndermeleri olan şarkılar da var. Buna rağmen, bu doğrudanlığı örtecek müzikal araçlar da kullandım. Bir şeyi, kör gözüm parmağına anlatmaktan hoşlanmıyorum. Cezaevini anlatacaksam, bunun neşeli bir şarkı olmasını isterim. Gençliğimde Brecht okumuşluğum var; belki ondandır.


‘Dağlar’ şarkısını Kürtçe- Türkçe okumuşsunuz. Kültürel asimilasyon kıskacında olan bir halkın dilinde şarkı söyleyerek onun yanında olduğunuzu gösteriyorsunuz. Kürtçeye yer verme fikri nasıl ortaya çıktı?

Meselenin insani boyutları hakkında yeterince konuşulduğu kanısında değilim. Kırk bin genç ölüden bahsediyoruz. Hiçbir siyasi kaygı bu gerçeğin üstünü örtemez. Güç ve iktidar sahipleri otuz yıldır insan yaşamının değeri konusunda nutuk atıyorlar. Ama bir yandan da otuz yıldır akan kanı durdurmak için siyasi irade göstermiyorlar. Türklerin, bugüne kadar birlikte yaşamayı kolaylaştıracak bir görgüleri olmadı. Bu görgüyü sağlayacak olan siyasi iktidarlardı ve onlar da bu yolu tercih etmediler. Baskı ve zulüm yolunu seçtiler. Bir Kürt, Cumhurbaşkanı olabilir dediler ama bunu dediklerinde bir Kürt anadilini konuşamıyordu. Bu yüzden, şimdi gelinen noktada, iki halk arasında birbirini tanımama uçurumu oluştu. Bizlerin, Kürt mitolojisi, Kürt halk edebiyatıyla ilgili bildiğimiz hiçbir şey yoktur. Bu içler acısı bir durum. Aynı toprağı, aynı kaderi, aynı evi paylaşıyoruz ama birbirimizi tanımıyoruz. Bu mesele gerçekten çözülecekse, bu uçurumun derhal kapatılmaya başlanması lazım. İktidarın samimiyet göstermesi lazım. Bu ülkede ‘Kürt halkı’ diyen insanlar on yıl, yirmi yıl ceza yediler. Şimdi, ‘ben diyorum, artık siz de diyebilirsiniz’ diyorlar. Bu ifadeler, samimiyetlerine inanmamız için yeterli midir? Bunu sizin takdirinize bırakıyorum. Albümde Dağlar şarkısının bir bölümünü Kürtçe söyledim. Kürtçe söylemek benim için vicdani bir ihtiyaçtı. Ha, vicdanın rahatladı mı derseniz, hayır rahatlamadı. Vicdanlarımızın rahatlaması için bu işin sorumlularının yargıya hesap vermeleri gerekiyor. On binlerce genç ölünün ailesi, yakınları bunu bekliyor.

İktidar giderek her alana kendi dünya görüşü ekseninde şekil veriyor. Kültür-sanat çalışmaları da büyük oranda nasibini alıyor. Gelinen noktada yaşanan gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Süreç aslında hiç değişmedi. İktidara her gelen bunu yapıyordu. Bu iktidar kantarın topuzunu fena kaçırdı. Her şeyi ben bilirim. O heykel oraya yakışmıyor, tiyatroda böyle şeyler olmaz, bu türkü bana ahlaki gelmiyor. Bunu düşünürsün ama dile getirmek iktidarın dünya görüşünü toplum en altına kadar yayma anlamında geliyor. 12 Eylül’ü de geçen bir süreç yaşıyoruz. Mehmet Aksoy’un heykelini barbarca parçaladılar, bir başka yere taşınmasına bile izin vermediler. Şimdi okul kitaplarındaki şiirleri ağaç gibi buduyorlar. Enseyi karartmamak lazım... Bu şiirler orman olacak, haberleri yok.

Modern insanın içinde bulunduğu çıkmazları anlatmakla birlikte geleneksel kültüre ait öğlere de yer veriyorsunuz... Albümün geniş bir tematik görünümü olduğunu söyleyebilir miyiz?

Resmedecek başka bir şey görmüş olsaydım onu resmederdim. Ben yalancı şahit olmamaya çalışıyorum, gördüklerimi anlatıyorum. Bugünün bireyi, ideal özgür birey değil. Zaten kapitalizmden bu çeşit bir birey çıkmaz. Ömrünü kriz ya da kriz tehdidi, savaş ya da savaş tehdidi altında geçirmiş biri mutlu ve özgür olamaz. Bu çağ ve her çağ sanatçılara, adaletsizliklerin, haksızlıkların büyük tablosunu sunmuştur. Bir takım akıldanelerin altın çağlardan söz etmelerine kulak asmamak lazım.

‘Yalnız Değiliz’ bu süreçten etkilenenleri birlik olmaya çağrı niteliği taşıyor mu?

Tabii ki yalnız değiliz. Arkamızda tarihi bir özgürlükçü birikim var. Elde edilen her hak on yıllarca, yüz yıllarca mücadele edilerek kazanıldı. Sekiz saatlik işgünü, sigorta, kadın hakları, eğitimde eşitlik... Bunlar gümüş tepside sunulmadı. Bunları liberaller, kapitalist hükümetler sağlamadı. Bütün haklar onlara rağmen alındı. Bu birikime saldırı bitmeyecektir. Ama bu saldırı karşısındaki direnç de bitmeyecektir.

Tutuklu gazeteciler için yazdığınız ‘Ne güzel’ şarkısı da bulunuyor. Şarkıyı yazma durumuna getiren süreci anlatır mısınız?  

Sonuçta bu ülkede yaşıyoruz ben de herkes gibi bu süreçten ekleniyorum. Fikirlerin varsa kafanda aktarıyorsun. Hangi taraftan yanasın, nerede duruyorsun bir müzisyen bunu nasıl ifade eder bir biçimde söylemek istedim. Şarkıyı da bu amaçla yazdım. Hukuk okudum. Ülkede saçma sapan bir durum var. İnsanlar uzun süreli bir tutukluluk yaşıyor. Türkiye, basına uygulanan baskı konusunda Avrupa birincisi... Tutukluluk süreleri üç yıl, beş yıl. Ama bence asıl ironiyi hükümet yetkilileri yapıyorlar. ‘Çok üzülüyoruz’ diyorlar. Buna da inanıyor musunuz? Özgürlüksüz ortamı çoğu şeyin önünü tıkıyor. Barış sürecinin de diğer sosyal haklarında önünü tıkıyor. Aslında bu süreç bütün basın için tehdit oluştuyor. Basın istediği gibi yazamıyor. Aynı zamanda ana akım medya çok ilkesiz. Kendisine baskı uygulandığı zaman çığlık atıyor ama başkalarının derdi konusunda ise hiç tepki göstermiyor. Medyada korku kültürü hakim.

Hüsnü Arkan
1985’te aldığı ceza nedeniyle yurt dışına çıkmak zorunda kalan Arkan, 1987 yılında Amsterdam’da kurduğu “Hezarfen” adlı müzik grubuyla başladı. İlk solo albümünü 1990’da yurtdışında çıkaran Arkan, 1993’te Türkiye’ye döndükten sonra aynı yıl Ezginin Günlüğü’ne katılır ve müzikal yaşantısını 2010’a kadar Ezginin Günlüğü’nde sürdürür. Grupla on bir albüm çıkarır. 2010 yılında gruptan ayrılan Arkan’ın “Bir Yalnızlık Ezgisi”, “Solo” ve “Yalnız Değiliz” adlı üç albümü bulunuyor. Edebiyat çalışmalarını da sürdüren Arkan, birçok romana ve bir de şiir kitabına imza attı.



ÖNDER ELALDI