Üçüncü Dünya Savaşı gerçekliği bugün en çok da Ortadoğu’da yaşanan olaylarda somutluk kazanıyor. Her gün yüzlerce insan yaşamını yitiriyor, iktidarlar devriliyor, devletler yıkılmayla yüz yüze kalmış bulunuyor. Ne oluyor dünyada, bölgede? Halklar neden bu kadar rahatsız ve tepkilerini en sert biçimde ortaya koyuyorlar? Kim kimi istemiyor, neden istemiyor? Hangi güç, kiminle ilişki geliştirmek istiyor? Kim kimi vuruyor, neden vuruyor belli değil. Herkes birbiriyle kan davalı hale getirilmiş durumda. Gerçekten de şu anda tam bir hercümerç durumu yaşanıyor. Tabii ki birileri için kötü olan bu durum, önüne fırsatlar çıkmış birileri için de iyi olarak görülüyor. Ancak büyük resimde esas olarak kimin için iyi olduğu gözden kaçırılıyor.
Türkiye, İran, Irak, Suriye, Mısır, Afganistan, Filistin, İsrail, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn, Yemen, Kıbrıs… Bu ülkelerin ismi duyulunca hemen insanın aklına sorunlar geliyor. Patlama, onlarca kişinin ölümü, mezhep ayrılıkları, etnik ayrılıklar… Ortadoğu ülkeleri bunlar ve hepsi de yaşamış olduğu sorunlarla gündemin en üst yerinde kalmaya devam ediyor. Çocukluğumdan hatırlıyorum, 30 yıl önce öyleydi, şimdi de öyle. Geleceğin nasıl olacağı konusunda bir yandan meçhul bir durum varken, diğer yandan örgütlülüğü, bilinci ve inancıyla mücadele eden halk hareketi ve ortaya konulan önerilerle umut yaratan bir çözüm seçeneği bulunmaktadır. Benim de inandığım bu çözüm seçeneği Demokratik Ulus olmaktadır.
Yukarıda ismini saydığımız bu ülkelerin tarihsel ve kültürel zenginliği yanında çok önemli yeraltı ve yerüstü zenginlikleri bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki ne tarihsel ve kültürel zenginliğini ne de kaynak zenginliğini kendisi için kullanabiliyor. Petrol zengini olarak ifade edilenler var, ama onlar kendisine koklatılanın yüz katını kapitalist güçlere kazandırdığının farkında değil.
Hegemon güçler bu ülkelerin tarihsel ve kültürel zenginliğini çelişki unsuru olarak kullanıyor, ilkin birilerini kendi çıkarları doğrultusunda güç yapıyor, böylece ona karşı duracakların oluşmasının zeminini hazırlıyor; daha sonra bu durumu çatışmaya dönüştürüyor ve çatışma halinden ayakta kalarak çıkmak isteyen mevcut iktidar yönetiminin ülkedeki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini kendisine daha fazla peşkeş çekmesini sağlıyor. Hegemon güçler daha fazla kazanmak için biraz daha silah veriyor, biraz daha destek sunuyormuş gibi yapıyor, ama esas olarak götüreceğini götürüyor zenginliğine zenginlik katıyor.
Aslında hegemon güç için iktidardaki gücün kim olduğu önemli değil, sadece mevcut politikalarına ve çıkarlarına hizmet etsin yeter. Bu Türk de olabilir, Kürt de, Fars da, Arap da. Sünni de olabilir, Şii de, Alevi de. Çok da önemli değildir. Her şey bir oyun çünkü; kapitalist modernitenin kurgulamış olduğu, senaryosunu yazıp çizdiği ve zihnini uyuşturduğu insanları da aktör haline getirip yeryüzünde sahnelediği bir oyun. İşin kötü tarafı oyuncular çok kaptırmışlar kendilerini rollerine ve olup bitenin farkında değildirler. Gerçekler yalan olmuş, yalanlar ise gerçek. Esas olarak görülen birçok konu tali, tali olarak gösterilenler ise esas olmaktadır. Çünkü ulus devletçi ideolojiyle zehirlenmiş zihniyetleri. Sadece şuna programlanmışlardır: birbirine karşı kin güt, nefret et ve düşmanlık besle! Hepsi bu!
İktidardakilerin temel zihniyeti ulus devletçi olduğu için demokratik değil, ayrılıkçı, tekleştirici ve tamamen kendisine itaat edilmesi yönündedir. Yani fiziksel olarak varlığını sürdürmen için ruhsal, manevi ve kültürel olarak yok olacaksın; dayatılan bu olmaktadır. Haliyle farklı etnik ve inanç yapısına sahip topluluklardan oluşan halk, sınırları içinde bulunduğu devletin, mevcut iktidarın ideolojik ve siyasal anlayışını, kendisine yönelik uygulamasını kabul etmeyecektir. Maalesef Ortadoğu’da yaşanan hercümerç durumu esas olarak bundan dolayı ortaya çıkmaktadır.
Kuşkusuz bu gerçek dile getirilirken sanki kapitalist modernite öncesi toplumlar hiç sorun yaşamıyordu demek istemiyoruz, ancak hiçbir dönemde ne farklı inanç ve mezhepten oldukları için ne de farklı bir etnik yapıda oldukları için toplumlar bu düzeyde birbirine düşer halde olmamıştır. Tam tersine bu kültürel ve tarihsel zenginlikleriyle medeniyete beşiklik etmişlerdir.
Ulus devletçi anlayıştaki en temel hastalıklardan biri şudur: devlet ve iktidar baskı ve zor demektir; kim iktidara gelirse bu araçları elinde tutar ve şiddeti de bir yöntem olarak kullanma hakkına sahiptir. Devletin ve iktidarın otoriter gücü esas olarak bu baskı ve zor araçlarını elinde bulundurmasından ve şiddeti istediği gibi uygulamasından gelir. Bu zihniyetle oluşturulmuş bir paradigma oldu mu, daha sonraki sorunlar doğal olarak ortaya çıkıyor ve çözüm iddiasında bulunanlar büyük çıkmazlar içinde debelenip duruyorlar.
İktidarda olan partilerin hakim anlayışı, kendini daha çok güçlendirme, muhaliflerini ezme ve yok etme, farklılıkları ortadan kaldırıp herkesi kendi inancı, mezhebi, milleti haline getirme ve tabii ki ekonomik kaynakları kendisine ve destekçilerine aktarma olunca oyuna geliniyor ve olan oluyor. Nasıl ki doğadaki her canlı varlığını sürdürme isteminde ve eğilimindeyse, canlı bir organizma olarak toplum da varlığını sürdürmek için mücadele içine giriyor. Ancak bu basit denklem bir türlü anlaşılmak istenmiyor. İktidarı elinde bulunduranlar, yok etmek istediği kesimi halkı ve milleti sözde savunmak için zulüm, baskı ve katliam yapmış oluyor, varlığını sürdürmek isteyen ve sesini duyurmak isteyenleri de terörist olarak yaftalıyor. Esasta ise bir var olma ve özgürlük mücadelesi veriliyor.
Tabii ki Üçüncü Dünya Savaşı bölgeyle sınırlı değildir ya da sadece bölgede yaşanan durumlara bakarak Üçüncü Dünya Savaşı yaşandığını söyleyemeyiz. Ancak bu savaşın en somut yansıdığı alan bu topraklar olmaktadır. İngiltere, Fransa, Almanya ve Fransa Birinci ve İkinci Dünya savaşlarında Afrika’yı, Asya’yı ve Ortadoğu’yu masa başında cetvelle çizilmiş biçimde paylaştı. Devletleri, egemen güçlere bağlı bulunacak biçimde oluşturdular. Yani yere göğe sığdırılamayan devlet esas olarak hangi gücün sömürgesi olacağı belirlendiği için kuruldu. Üçüncü Dünya Savaşı koşullarında kapitalist modernist hegemon güçler yeni bir denklem kurmak istiyorlar. Onun için statükolar dağılıyor, dengeler altüst oluyor, kimin ne yaptığı, kiminle hangi ilişkiyi geliştireceği belli olmuyor.
Birinci ve ikinci paylaşım savaşlarından farklı olan iki şey var şu anda. Birincisi Rusya kazanmış olduğu aktör olma özelliğini iyi değerlendirmek ve büyük payı kendisine almak istiyor. Ekim Devrimi sonrası paylaşım savaşından kendisine verilen ve çevirdiği payın daha fazlasını almak istiyor. Dahası, oyunu kuran temel güç olmak istiyor. Dünyada güç olmak isteyenler Ortadoğu’da güç olmalıdır, Ortadoğu’da güç olmak isteyenler de Kürt kartını sürekli oynayacaktır. Ya Kürtlere karşı ya da Kürtlerin içinde bulunmuş olduğu devletlere karşı. Hangisi daha çok getiri sağlarsa ona oynanacaktır. Lavrov’un Kürtlerin durumunu bölgedeki tüm ülkeler için bomba olarak değerlendirmesi bununla bağlantılıdır.
İkinci farklı olan durum ise Kürtlerin içinde bulunmuş olduğu durumdur. Artık örgütlüdürler ve alternatif ve demokratik bir paradigmaları bulunmaktadır. Bu paradigmayla bölge ülkelerini bölen, parçalayan ve sürekli gerilim içinde tutan siyasal zihniyetten kurtarıp demokratik ve bütüncül bir yapıya kavuşturmak istiyorlar. Yani Kürtler şu anda bölge ülkelerinin bütünlüğünü sağlayacak harç olma özelliğini taşımaktadırlar.