Bu satırları yazmaya otururken, 45. Amerikan Başkanı Donald Trump, eski Başkan Barak Obama’da görevi teslim almaya hazırlanıyordu.
Trump, bir milyarderdi ve dünyada kaygılara da neden olan sağcı görüşleriyle kendinden söz ettiriyordu. Yemin töreni sabahı, bu yüzden çok sayıda protestocunun Washington sokaklarını doldurduğunu haber veriyordu, ajanslar.
Türk parlamentosu da, aynı saatlerde “Türk tipi demokrasi oyununa son" verip Türk-İslam Faşizmini kurumlaştıracak, Anayasa değişikliğiyle meşguldü.
Yüz yıla yakın zamandan beri, Batı medeniyetiyle buluşma adına yelken açıp yerinde sayan TC, sonunda müstahakkını bulmuş ve dipten gelen kaba, çağa da, insani değerlere de yabancı, utanma duygusundan yoksun, zır cahil, ırkçı-dinci bir kadronun elinde, tam sağa dümen kırarak, rejimi Suudi Arabistan, IŞİD-El Kaide Faşizmi zemininde karaya oturmuştu.
Suriye Devlet Başkanı Esad, rejimin Reisini, yakından tanıyan aile dostu olarak, “O IŞİD’e duygusallıkla bağlıdır, dolayısıyla insanlık için tehlikelidir" diyordu.
Ancak, böylesi biri Türk halk çoğunluğu için, bu kişilik, onlara günde beş kere Mehmet Akif’ten parçalar okuyor, kan, bayrak üzere onları mest ediyordu.
Faşizm dayanağı, kitle tabanı olan rejimdir. Ayağı yerden kesik değildir. Reis de, iki yıldan beri kendi tabanına Vehabilik aşısı yapıyordu. Şimdi Anayasa değişikliğiyle, Türk-İslam Faşizmini gönlündeki zemine oturtuyordu.
Kürdistan, iki yıllık uygulamadan beri kuşatma altındaydı. Orada hukuk yok, erken kalkan muktedir Türk’ün buyrukları vardı. Can sıkıntısı çeken valiler, Kürtlerin yaşama alanlarını yasak bölge ilan edip keklik avı niyetine insan avına çıkıyorlardı.
Mafya hukuku baş tacıydı. Her yer muhbirlerle dolu, muhtarlar Türk adaletini temsiline baş muhbirdi. Aranan kişi yakalanamıyorsa eğer, tıpkı 1920’ler Faşizminde olduğu gibi malına, mülküne, gelirine el konuyor, bütün ailesi açlığa mahkum ediliyordu.
Terör devleti marifetli, teslim olmamış Kürtler rehineydi.
İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre, son bir yılda aralarında kadın, çocuk ve bebeklerin de bulunduğu 8 bin 758 Kürt polisçe tutuklanmış, 2 bin 754 tanesi mahkemece hapse atılmıştı. Mahpusların tamamına yakını, neden tutuklandığını bilmiyordu.
Tarihte ilk defa, Kürt şehirlerinin ganimeti ihaleye çıkarılıyordu. Türk müteahhitler ev ve iş yerlerini talan ile yıkıntılardan çıkan hurda demir karşılığında Cizîra Botan’ı, Şırnak, Nusaybin, Silopi ve öteki Kürt şehirlerini yıkıyor, coğrafyadan siliyorlardı.
Yer kürenin bütün kuzey kesidinde olduğu gibi, Kürdistan’da kış zorluydu. Ortalık kar, cemeddi. Yıkılmış şehirlerin kıyısında bez çadırlarda yaşayan insanlara uzanan yardım eli, namluların caydırıcılığıyla durduruluyordu. Buz kalıbı çadırlardan, sabahları donmuş ölüler taşınıyordu.
Bu arada mevsim, giderek bahara evriliyordu. Mart ayının ortaları, Reşelek kuşlarının dönme zamanı, dağlarda pancar devranıdır.
Bahar, talan, gasp ve hırsızlıkla geçinen Osmanlı için, bir başlangıç, sefere çıkma zamanıydı. Ukraynalı yazar Nikolay Gogol, Kazakları anlattığı bir kitabının girişinde, bu konuda şöyle diyor:
“Avrupa tarım ve teknikle uğraşırken, Türkler, baharda talana çıkıyor, ele geçirdikleri her şeyi götürüyor, götüremediklerini yakıyor, yıkıyor, tahrip ediyorlardı."
TC, Osmanlı’nın alışkanlıkları ve yaşama kültürünün üstünde kuruldu. Ancak talan, hırsızlık için, güçsüzdü artık. Onun için, içe dönük bağımlılıkla, bekçisi oldukları kasaları talana, onun bunun malını, mülkünü çalmaya çıkıyorlardı.
Bu yüzden, TC tarihinde, su başlarını tutup da hırsızlık, yolsuzlukla suçlanmamış muktedir yoktur. Tabanı yamalı, yaması da delik ayakkabı ile gelip, kısa zamanda karunlaşan, dünya zenginleri listesine adını yazdıranların sayısı ise pek çoktur.
TC tarihi boyunca, ordunun tek sefer sahası ise Kürdistan’dı. Kürtler, yangınları söndürüp, yıkıntıları tamir ederken, Türk ordusu her bahar, ufukta yeniden görünüyor, yükte hafif pahada ağır ne varsa talan edip çalıyor, götüremediklerini yakıp yıkıyorlardı.
Uzun bir aradan sonra, 1980’in sonlarında bu döngüye yeniden döndüler. İslam Faşizmi, köylerin yıkımı, dağların yangınıyla da kalmadı. Şehirlerin tozunu da attı…
Ve şimdi, bahar ağzı. Reisinden uşağına kadar, bütün muktedirlerin, tekmil hırsız, talancı, gaspçı ve tecavüzcülerin dilinde, “ganimet avına hazır olun, Kürdistan’a sefer var!“ naraları…
Ama Barbar, bu kez pusulayı iyice şaşırmış. Kürtlerin bütün damarlarına sokulduğunu unutarak, “nerede Kürt varsa, oraya kadar" diyorlar. Öncelikle Kandil Dağları, beride Beriya Şengalê ilk önce topun ağzında. Türk halkına vaadleri böyle…
Kürtlerin eli, ayağının, sadece dalından düşmüş elma, armut toplama gücüne sahip olduğunu sanarak, Türk halkına kolay ganimet vaadinde bulunuyorlar.
Oysa unuttukları bir gerçek var: Türk’e Türk ırkçılığı iyi, IŞİD, El Kaide, Suud Vehabiliği, Katar’daki Tamimciler hoş, ta Çin’in Uygur’u soydaş da, Kürt uyuyor mu?
Üstelik Kürt’ün soy, kültür ve yaşama biçimi birliği yapay da değildir. Kandil’de, Şengal’de, Erbil, Süleymaniye, Mahabad, Diyarbakır’da, Kars, Riha’da yemekler aynıdır. Düğün dernek, oturup kalma adabı tektir. Anlayacağınız ama Kandil Dağları ve Beriya Şengalê’deki Kürtler, yer yüzündeki 50 milyon Kürt’ün “soydaşı"dır.
Kürt, dünün Kürdü değildir. Benliğini tanıyıp, sahip çıkmada da düşmanını örnek aldı, alıyor. Kısacası, Kürt katilleri, soydaş diye diye, Kürtleri de uyandırıp soydaşlıkta buluşturdular. Onlar şimdi, uzaktan uzağa soylarının katilleri siluetine bakıyor, hamlelerini bekliyorlar…
Utanmaz takkiyeciye, yalancı, madrabaza bak, Kürt’ün kanını içmeye yeminli, hem de, yaltaklanma anında “vatandaşım" diyor…