
Medya Savunma Alanlarında konuştuğumuz Ayata, DAİŞ’in son dönemde Kürt halkına yönelik olan saldırıları ve buna karşı Kürt halkının geliştirmesi gerekenleri değerlendirdi. Yazar Muzaffer Ayata bütün demokrasi güçlerinin, farklı inançların, dinlerin el ele bu faşizmi, katliamı, terörü durdurması, ortak bir insanlık cephesi, barikatı oluşturmak gerektiğini belirtti.
DAİŞ nasıl hortlatıldı? Küresel ve bölgesel güçler DAİŞ çetelerini Kürtlere saldırtarak neyi hedeflemektedirler? Bütün bunların arka planını nasıl okumak lazım?
DAİŞ, Ortadoğu’da aniden ortaya çıkan bir çete değildir. Don Kişot gibi her tarafa saldırıp, bütün rejimleri, sınırları ve iktidarları tanımayan, olağanüstü ya da doğaüstü bir şeymiş gibi yere inmedi. Ortadoğu’nun yığılmış sorunlarını, emperyalizm eliyle tasarlamak isteyen iktidarlar ve iktidarların; halklara karşı milliyetçi, otoriter, istihbarata ve baskıya dayalı iç sömürge yönetim tarzıdır. Amerika ve Batılı güçler tarafından desteklenmesi sosyalist- devrimci- demokratik düşüncelere sahip muhalefetin gelişmemesi içindir. Geleneksel gerici egemen sınıflar, din olgusu da dahil hepsi bunun için kullanıldı. İstihbaratlar, devletler, çelişki ve çıkar çatışması olanlar bu boşluklardan yararlanarak DAİŞ’e imkan sunup alan açtılar. DAİŞ’i destekleyip, yönlendirdiler. Bu devletlerin başında da Türkiye geliyor.
Rojava’yla Suriye sorunu gündeme gelince Türkiye’de çıkarları için çetelere destek vermeye başladı. Nasıl olsa batılı güçler Esad’ı götürecek, bizde sınırları açalım, bunu hızlandıralım biçiminde yaklaştılar. Amaçları Suriye yeniden düzenlenirken etki ve yetki paylaşımındaki yerlerini almaktı. 1990’lardaki Körfez savaşında Türkiye Amerika’yla hareket etmeyince Güney’de Kürt Federasyonu oluştu. Türkiye bundan rahatsız oldu. Aynı durumun bir daha olmaması için hızlı davranarak sınırlarını açtı. Suriye’yi kanlı bir girdaba, savaşa sürükledi. Çünkü Suriye muhalefeti iç savaşa, silahlı savaşa hazır değildi, örgütlü değildi. Suriye’de hala da ciddi bir muhalefet yoktur. Türkiye devşirilmiş İslam’ı kullanan bütün çetelere sınırlarını açtı, hepsini Suriye’ye soktu.
Türkiye’nin DAİŞ’le pazarlığı Kürtler
DAİŞ çevreleri rejimle savaşmak, muhalefet cephesinde yer almak yerine Türkiye’nin yönlendirmesiyle Kürtlere yöneldi. Kürtler üçüncü bir yolu kanlı iktidar kavgalarına girmeden hem kendini savunarak hem de demokratik bir rejim inşa ederek tercih etti. Kürter ise olası yeni bir anayasada ya da demokratik bir Suriye’nin oluşumunda hem örnek olmak, hem de kendi yapıları ve öz kimlikleriyle içinde yer almak istedi. Türkiye ise Kürtlerin kendi öz yapıları ile yaşamasını baştan beri reddetti, kırmızı çizgi olarak ilan etti. Bunlar çok geçmişte kalan olaylar değil. Çok yakın tarihteki olaylar ve bunu herkes hatırlar. Suriye muhalefetini İstanbul’da, Ankara’da, Antalya’da, Adana’da ağırladılar. Kürtleri dışında tutmaya çalıştılar. Dini ve milliyetçiliği kullanan çevreleri topladılar.
Demokratik değerleri en çok temsil eden Kürtlerdi. Kürtler, Kanton sistemini, demokratik halk meclislerini kurdu. Kadınlar yönetimlerde yer aldı. Doğal olarak Batılılar tarafından Kürt hareketinin desteklenmesi ve sahiplenilmesi gerekiyordu. Türkiye’nin ve KDP’nin çabalarıyla Kürt hareketi Batı tarafından çok da resmi kabul görmedi, desteklenmedi. Cenevre görüşmelerine de gidiş engellendi. Bu olaylar olurken, Haziran’ın başında Musul, DAİŞ tarafından ele geçirildi. Hedefleri 36. paralelin aşağısında kalan her tarafa saldırıp, ele geçirmekti. Suriye ve Irak’ta İslami bir devlet kurma projelerini açıkladılar.
Bu saldırılar ve Musul’un işgali önlenemez miydi?
Maliki’nin ordusu ne savaştı ne de direndi. Bütün ordu silahları, cephanelikleri DAİŞ’in eline geçti. Rakka gibi yerlerde ordu cephaneliği ellerine geçti. Öyle oldu ki Irak’ta, Suriye’de DAİŞ baskın güç haline geldi. Önünde durulmayan, karşısında savaşılmayan bir duruma getirildi.
Suriye ve Irak DAİŞ’e teslim edildi
Batılı güçler bütün olanları seyretti. Obama, ilk açıklamasında bunun askeri bir sorun değil, siyasi bir sorun olduğunu açıkladı. Maliki’nin Irak’ı yönetemediğini, Sünnileri kucaklayamadığını bu yüzdende DAİŞ gibi çetelerin Baasçı’larla ittifak yapıp, iktidarda söz sahibi olmak istediklerini var saydılar. İran’da fazla tepki göstermedi. KDP’de kendi bölgelerine karışmama temelinde buna razıydı. Belliydi ki bu güçlerin çoğu olan bitenden haberdardı.
Şengal’deki katliamlar gündeme gelince, HPG, YPG müdahale etti. Bütün Suriye koridorunu DAİŞ’in eline geçmesini önledi. Katliamları önlemeye çalıştı. Ancak, Êzîdî halkı tarihinin en büyük katliamlarından biriyle karşı karşıya kaldı. Gerillanın müdahalesiyle belki fiziki olarak öldürülme sayısı önlendi ya da sınırlandı ama Êzîdîler köklerinden koparılıp, dağıtıldılar. Topraklarından koparıldılar. Irak yönetimi ve KDP bu katliamlara zemin oldu. KDP en azından çatışarak, oyalayarak sivilleri çekebilirdi. Sivillerin onların elinde kalmasını engelleyebilirdi. Bunların hiç birini yapmadı. Daha sonra Amerika baktı ki Güney’de gidiyor, uçak kaldırıp DAİŞ hedeflerini bombalayacağını açıkladı. İngiltere hızla harekete geçti. DAİŞ’in tehlikeli olduğunu NATO zirvesine getirdiler.
Aktif bir biçimde Amerikalıların, Batılıların gündemine DAİŞ diye bir oluşum girdi. Bütün örgütler, istihbaratlar dünyanın dört bir yanından devşirilmiş bu çetelerin Türkiye üzerinden oraya aktarıldığını biliyordu. Rojava’ya, Kobanê’ye saldırılarını bir yıldır herkes seyretti. Hiç müdahale etmeyip, rahatsız olmadılar. Sonuç olarak bu gün baktığımızda Suriye’de, Irak’ta DAİŞ’le savaşan, ona karşı duran tek güç PKK, HPG ve YPG yani Kürtler oldu. Bir yerde Ortadoğu’nun kanlı, rezil, pis işi Kürtlere havale edildi. Kürtlerin enerjisi, gücü bu biçimde tüketilmeye çalışıldı.
Kobanê sınırında bekletilen sözleşme
Amerika, Suriye’deki DAİŞ hedeflerini de bombalayacağız diyor. Cidde’de toplantı yapıldı, kendi çıkarlarına göre kararlar aldılar. Toplantıda 40 ülke bu operasyonlara destek vereceğini söyledi. Son bir haftadır DAİŞ bütün gücüyle üç koldan Kobanê’ye saldırırken, ağır silahlarıyla beraber açık hedef halindeyken Amerika neden bombalamıyor? Neyi bekliyorlar? Burada görülen şudur; Kürtler savaşacak, güç kaybedip zayıf düşecekler ve KDP üzerinden Kürtler kontrole alınacak. Zayıflatılmış, alternatif olmaktan çıkarılmış bir Kürt halkı ve Kürt hareketi dışında Ortadoğu’yu, halkları zayıflatarak yeniden kendilerine bağlayacaklar.
Birçok devletin farklı hesapları var. Bu güne kadar herkes diyordu ki; Suudi Arabistan, Katar DAİŞ’e destek veriyor, finanse ediyor. Ama BM güvenlik konseyi kararlar aldıktan sonra Amerika harekete geçip, destek veren ülkelere yaptırım uygulanacağını söyledi. Bunun üzerine Katar ve Suudi Arabistan, destek vermediklerini açıkladılar. Peki, bu DAİŞ nereden geldi? Bu kadar insanı, silahı, finansmanı ve uluslararası giriş çıkışı nasıl sağladı? Söylenenlere göre hiçbir devlet yardım etmemiş. Türkiye kabul etmiyor. Ancak AKP’nin sınırlarını DAİŞ’e açtığını her tür giriş çıkışa kolaylık sağladığını bilmeyen kalmadı. Bölge halkı da, dünya alemde biliyor.
Türk devletinin DAİŞ’le ortaklığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye diyor ki; biz sınırlarımızı korumak için tampon bölge oluşturacağız. Herkes biliyor ki bu iyi niyetli bir davranış, politika değil. Madem sınırlarını korumak içim tampon bölgeye ihtiyaç duyacak kadar bu gün kaygılısın neden şimdiye kadar sınırlarını korumadın. Sınırlarını sonuna kadar açtın. Hatay’da halk, esnaf rahatsızdı. Sınır kapısında araba yüklü bombalar patlatıldı. Onlarca insan öldürüldü, imha edildi. Türkiye yeni mi bunun farkına vardı. Türkiye hem kirli geçmişini perdelemek, hem de Kürtlerin hareket ve başarı ortamını zehirlemek, müdahale etmek kontrolü kendince elinde tutmak istiyor. Ciddi bir devlet politikası değil.
Türkiye’nin planları suya düştü
Davutoğlu’nun, Erdoğan’ın çizdiği ‘komşuyla sıfır problem’ politikası sonucu ortada komşu da kalmadı. Türkiye ile hareket eden kim kaldı ki? KDP’yi de yalnız bıraktılar. DAİŞ Hewlêr’e 20 km. yakınlaşırken Türkiye kılını bile kıpırdatmadı. KDP bunu gördü. Bundan dolayı Türkiye’ye güvenmiyor. Türkiye komşularına hiç güven vermedi. Onları dikkate almadı, çıkarlarını onlarla paylaşmadı. Son derece bencil, Batıcı, egemenlikçi Osmanlı hortlatması bir zihniyetle herkesi kullanmaya, kontrolü altına almaya çalıştı ama bu planı tutmadı.
AKP’nin çözüm sürecine yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
‘Barış süreci işliyor, sahip çıkıyoruz’ diyorlar ama önderliğimizin yıllardır büyük bir sabırla, metanetle savaşa son vermek, Kürt-Türk ilişkilerine demokratik bir içerik kazandırmak, halkların barış içerisinde bir arada yaşaması için harcadığı emeği, birikimi görmezden geliyorlar. Türkiye hala bir gafleti yaşıyor ve bunun farkında değil. Tarihi bir sorunu kökten çözmek yerine hala küçük kurnazlıklar, iktidar hileleri oyunlarıyla seçim kazanma, zamana yayma meseleleriyle boğuşuyor.
Kuzey ve Rojava Kürdistan’ında askeri, ideolojik, psikolojik birçok açıdan Kürtlere yönelik sürdürülen saldırılar karşısında Kürdistan parçaları, halkı nasıl ortaklaşabilir ve demokratik inşaya katkı sunabilir?
Kürtler büyük bir halktır. Sömürgeciliği ve soykırımı istemiyorsa savaş gerçeğine göre kendini örgütlemelidir. Kırk yıla yakın Kuzey Kurdistan’da bir direniş mücadelesi var. Daha savaş bitmemiş. Çatışmasızlık ortamı var ama barışın ne olacağı belirsiz. Kürtler uluslararası herhangi bir destek görmüyorlar. Güçlü ittifakları yok. Ekonomik, siyasal, askeri, diplomatik destek almıyorlar. Bütün bu alanlarda mücadele ediyor. Sürdürdüğü savaşta ayakta kalabilmesi için üretim de yapması gerekiyor. Güçlü destekleri yoksa ne yapacaklar. Direniyorlar. Direnen bir halkın da en başta bir savaş ekonomisi olmalı, savaş gerçeğine göre kendini koruması gerekiyor. Bunun yolu da üretimden kopmamaktır. Bunu yaparken de kapitalist sistemin talana, sömürüye dayalı sistemi yerine daha halkçı daha demokratik, komünal ekonomiyi inşa etmesi gerekiyor.
İki devrim iç içe geçmiş
Kürtler bir yandan savaşırken aynı zamanda nasıl bir toplum projeleri varsa ertelemeden çok hızlı biçimde hayata geçirmelidir. Savaşan bir halk gerçekliği içerisinde bir inşadan bahsediyoruz. Savaşın kaybedilmemesi, direnişin devam etmesi lazım. Kazanımların korunması gerekiyor. Bu kazanımları ve
Yeni sistemi korumada ideolojiye uygun olmalıdır.
Artık iki devrim iç içe geçmiş, sınırlar kalkmıştır. Zaten suni sınırlardı. Halkımız parçalanmıştı. Hep böyle tanımladık. Şimdi fiili olarak da sınırlar kalktı. DAİŞ iki taraftan saldırıyor. Türkiye yine öyle. Suruç’la Kobanê’yi birbirinden nasıl ayırabilirler ki Kobanê savaştayken Suruç nasıl seyredecek. İlgisiz kalacak. Eski devir kapandı.
Bugünkü devrim, mücadele birden ortaya çıkmadı. Bu birikimin devamıydı. Zaten Rojava ile Kuzey devrimi iç içe geçmişti. Bugün işte Güney’de buna eklendi. Üç parçanın iç içe geçmişliği var. Önemli olan parça halklarının birlik sağlamaları, Kürdistan demokrasisini, özgürlüğünü, kimliklerini korumalarını, kendi topraklarını sahiplenmelerini kabul etmeleri çok önemlidir.
Kürdistanî olduğunu söyleyen çevreler, örgütler, gruplar da artık eski boş tartışmaları bırakmalıdır. Bulundukları cephelerden birbirini karalayan değerlendirmeler yapmaktan vazgeçmelidirler. Bütün bunlar anlamsızlaştı. Toplumlar tehlike altındadır. Parçalar imha ile karşı karşıyadır. Bir çırpıda Hewlêr gidiyordu. Bütün Güney kazanımları elden gidiyordu. Sözüm ona devlet ilan edeceklerdi. Petrol satacaklardı, dünya onları tanıyordu. Birçok Kürt çevresi onlara hayranlık belirtiyordu. Ama bir baktık Hewlêr’e 20 km girmişler. Hewlêr boşalmaya başladı. Hükümet ortada görünmedi. Gerilla müdahalesi olmasaydı Hewlêr gitmişti. Herkes bu kadar tehlike altındayken, Kürtlerin kaderi bu kadar birbirine bağlıyken Kürdüm diyen herkesin ciddi bir cephe birliğine, ortak bir parlamento, kongre tarzı birlik oluşturmaları gerekiyor.
Önderliğin, PKK’nin uzun yıllardan beri kongre için çağrıları vardı. Bizzat Önderlik Barzani’nin yanına heyetler göndermeye çalıştı. Ama bir türlü olmadı. Şu anda da görülüyor. Önündeki tek engel PDK zihniyetidir. Yoksa bütün Kürdistanî güçler böyle bir kongreyi savunuyor. Karşı çıkan yok. Ama nedense bir türlü toplanamıyor. Kürt hareketleri istemiyor diyemeyiz. Sadece PDK’nin Türkiye, İran’la olan ilişkileri ve iktidar anlayışı buna engeldir. Kürt birliğinde bağlayıcı, demokratik bir sorumluluk altına girmek istemiyor. İstediği gibi yönetmek istediği gibi anlaşma yapmak, Şengal’de olduğu gibi istediği zaman bırakıp çekilmek istiyor.
AKP’nin Kürde tahammülü yok
AKP’nin Kürt okullarını mühürlemesi ne anlama geliyor?
Türkiye’de binlerce okul var. Kürtler üç beş okul açmış eğitim görmüş ne olacak yani. Türkiye’nin taşlarımı yerinden oynayacak. Eskiden yasaktı. Bazı alanlarda şimdi serbest bırakıldı ne oldu. Neyini eksiltti? Karadeniz’de balıklar mı eksildi? Konya ovasında ekinler mi yetişmez oldu? Halkları bu kadar katı bir imhaya, inkara, soykırıma almak bu çağda onursuzluktur. Kürtler bu duruma ne zamana kadar dirayet gösterip sabredecek.
Üçtane Kürt Okulu açılmış toplasan üç okulda iki yüz Kürt öğrenci yok. Yirmi milyon Kürt’ten 200 öğrenci anadil eğitimine başlamış tankları, panzerleri kapıya götürüp bunları mühürlemenin ne gereği var. Türkiye’nin neyi tehlikeye girdi ki bu kadar polis gücüyle kapılar mühürleniyor. Sen hala bir halkın diline, kültürüne, ağzına mührü vuracaksın kendini ifade etmesine, dilini öğrenmesine tahammülsüz olacaksın arkasından diyeceksin ki işte ben tarihi barış yapıyorum ya da Kürtlerle müzakere masasındayım. Diğer eylemler için şiddet içeriyor diyorlardı. Ama bu gayet meşru şiddet içermeyen bir hak ve inşa eylemliliğidir. Türkiye diyor ki: biz okullarda, enstitülerde Kürtçe öğretmen yetiştiriyoruz. TRT 6’yi açtık... Bırak Kürtler de kendi okullarını açsın. Türkiye’de özel okul yasaları da var. Özel okullar da açılıyor. Kürtler de kendileri için bazı okullar açarsa ne olur. Kürt gençlerini askere alıyorsun, Kürtlerden topladığın paralarla Kürt çocuklarını Türkleştiriyorsun, zoraki Türkçe eğitim veriyorsun. Kürtçe eğitim mi zoruna gidiyor.
Bugün resmi dil Türkçedir. Kürtler bunu inkar etmiyor. Ama kendi dillerini de öğrenmeleri en doğal haklarıdır. Bütün uluslararası yasalar, çağdaş görüşler bunu doğal bir hak olarak görüyor. Anadil hakkı pazarlık konusu bile edilemez. Ama işte Türkiye’nin çözüm sürecine dönük plan ve projesinin olmadığını, oyalama amaçlı olduğunu, topluma güven vermediğini gösteriyor. İşte en son tartışıyoruz, görüşüyoruz. Açık şeffaf bir görüşmenin yürütülmesinin önünde hükümetin kendisi engeldir. Türk halkı ve muhalefet de engel değildir. Eylül ayının sonu da geliyor ama ortada çözüm adına hiçbir şey yok.
Yaşam için öz savunma
Katliam ve kültürel soykırım karşısında öz savunma Kürtler için ne anlama geliyor?
Öz savunma Kürtler için yaşam anlamına geliyor. Kürtler kimin himayesine girecek, kimden icazet alacaklar, hayat çok somut. Çok fazla eğmeye bükmeye gerek yoktur. Türkiye Kürtlerin savunmasını üstlenmiyor. Bağdat da, Şam da üstlenmiyor. Egemen ülkeler bunlar. Kendileri Kürtlerin yaşam varlığını uzun yıllardır tehdit ediyor. Uzun yıllar Kürtleri tanımadılar, yok saydılar, zulümle yönettiler. Dikkat edelim batı Güney KÜrdistan yönetimine silah verelim kendini korusun diyor. Türkiye yardım edeceğine Batı’ya, “hayır silah vermeyin, bu silahların PKK’nin eline geçme tehlikesi var” diyor. Peki, PKK senin düşmanınsa sen hala PKK’yi bir düşmanın olarak görüyorsan Güney’deki Rojava’daki Kürtlerle nasıl dost olacaksın. Şengal’de olduğu gibi yerini yurdunu terk etmek katliama uğramak Kürtlerin kaderi olamaz. Bütün bunlar gösteriyor ki Kürtler bir yere sefer düzenlemek için değil sadece yaşamak için her canlının hakkı olan savunma hakkını kullanmalıdır.
Bütün canlıların öz savunması vardır. Kürtleri bundan düşürmüşlerdi. Kürtler yeni yeni öz savunma temelinde örgütlenmeye başladılar. Türkiye gibi devletler yaygara yapıyor. Kendileri NATO’nun en büyük ordusunu beslemekle övünüyor, Kürtlerin birkaç bin kişilik gerilla örgütlenmesine de kıyamet koparıyor. Türkiye’nin zihniyetini değiştirmesi lazım.
ALİ ASLAN/BEHDİNAN