Kürdistan’ın kuzey parçasında, Türklerle "ortak din" ve "müşterek vatan" kavramı çoktan iflas etti, ekarteye çıktı, yok oldu.
Artık, iki taraf için de "dost" veya "düşman unsur" vardır.
En büyük kırılma 6-8 Ekim 2014 günlerinde yaşandı. Türk devletinin, Kobanê’de IŞİD’e verdiği desteği protesto etmek için, Türk kesiminde de sokağa çıkan Kürtler kırım üzere hedef alındılar. İki gün içinde 53 kişi, sivil giyimli ya da üniformalılar tarafından katledildi. Türk devleti, "maksat adalet var" desinler için de olsa, katiller hakkında soruşturma bile açmadı.
Kürtler bu olaydan sonra koptular. Ama asıl birlikte yaşama umudunun kopması, 7-8 Eylül 2015 tarihlerinde, Türk şehirlerinde yaşayan Kürtlerin ev ve iş yerleriyle, HDP’ye karşı girişilen talan, soygun ve yangınlardan sonra yaşandı.
Bundan sonra, Türk kesimleri barınak olarak görülmemeye başladı. Varto’dan başlayarak Cizre, Silopi, Nusaybin ve Diyarbakır Surlarının muhasarasından kaçan Kürtler, Türk şehirlerinden uzak durdular. Barınmak Kürdistan’ın parçalarını seçtiler.
Bu süreçle birlikte, kendilerine döndüler. Sevinçler de ortak, hüzünler de farklılıkla bütünleşti.
Bu, bütün olarak ayrışmaydı. Ülkelerine bağlılıkla yön değiştirme… En önemlisi, "kaybedecek şeyi kalmayanlar" olarak, korkudan arındılar. Meydan okuyan hale geldiler.
Yılmaz Güney, yıllar önce bir filminde (yanılmıyorsam, Hudutların Kanunu'nda) onların yenilmez gibi görünen korkularını çarpıcı bir sahneyle anlatmıştı.
Türk askerleri, kaçakçılık yaptığı gereçkesiyle, bir Kürt gencini vuruyor ve teşhis için, ölüsünü bir kağnıya yükleyip, köyüne getiriyordu. Köylüler, tek tek cenazenin önünden geçiyor, sonra genç adamı vuran subaya tanımadıklarını söylüyorlardı. Sıra babasına geldiğinde, yaşlı adam oğluna karşı duruyor, yüzüne uzun uzun bakıyor, sonra, buğulanmış göz bebeklerini yere indirip subayın sorusunu cevaplıyordu:
"Hiç görmemişem, tanımamişem!"
Bu korkunun söylettiğiydi. Kendisini ve ailesini yeni belalardan koruma çabası…
Dünyada, başka benzeri kalmadı ama, 2015 yılında çıplak edilip yol kenarına atılan gerilla kadına yapılanların, daha vahşisi reva görülüyordu 1990’larda. Barbarlık bu ya, katledilmiş kadın gerillarlar, teşhis bahanesiyle, çıplak edilip kasaba meydanlarında teşhir ediliyor, hatta seyre çıkarılan insanlar, tehditle tükürmeye zorlanıyordu.
Kimse, bu insanlık dışı zorlamaya karşı koyma cesareti bulamıyordu. Dahası da vardı: Korku salma, insanları korku ile sindirme zalimin yönetim biçimiydi. Karşısındaki Kürtse eğer, insana saygısızlık kimileri için erdemdi.
Kürtler, saygısızlığı insanlık bilene başkaldırı yollarında ezile ezile bugünlere geldi. Düne kadar, can korkusundan kimse sahip çıkamadığı için, pek çok gerillanın cenazesi, dini törensiz olarak sahipsizler mezarlığına gömülüyordu.
Ama her şey gibi, zaman korkunun da ilacıydı. Kürtler, zamanla korku barajlarına başkaldırıp onu da yıkarak, evlatlarının anısına sahip çıktılar.
Yalnız anne, baba, kardeş, dayı, amca, kuzen gibi yakınların katıldığı cenaze uğurlamaları süreç içinde değişti.
Canazeler Barbara başkaldırının öteki şekli oldu. Düşenler, yol ve caddeleri dolduran kalabalıkların omuzunda toprağa verilmeye başlandı.
Bir internet sitesinin dün, fotoğraflarla süslediği haberin başlığı ilginçti. Haber başlığı, korkuyu aşmanın bir başka şekli ve şöyleydi:
"Ankara saldırısını gerçekleştirdiği belirtilen Abdulbaki Sömer için Van'da taziye kuruldu. Bombacının cenazesini HDP ve DBP'li vekiller kaldırdı."
Haberin devamı anlamlıydı. Şöyle deniliyordu:
"Yaklaşık bin kişinin katıldığı taziyeye, HDP Van Milletvekili Tuba Hezer ile DBP, HDP ve MEYA-DER yöneticilerinin de katıldığı görüldü. Nuda Kültür Merkezi önünde toplanan kalabalık, Esentepe Camii'ne doğru yürüyüşe geçti. Kalabalığın PKK lideri Abdullah Öcalan ve Abdulbaki Sömer'in fotoğrafının olduğu pankartlar taşıdı. PKK bayraklarının da açıldığı yürüyüşte, Sömer ve Öcalan lehine sloganlar atıldı. Taziyede konuşan MEYADER yöneticisi İdris Şaybak, "Dünyanın birçok yerinde diktatörler gençlerin verdiği mücadele ile devrilmişlerdir. Bu da cesaret ister" dedi. DBP Van İl Eşbaşkanı Caziye Duman ise, bombacı Sömer'in kendini "halk için" feda ettiğini söyledi. Cizre ve Sur'daki operasyonları hatırlatan Duman şunları söyledi: "Zinar Raperin'in (Abdulbaki Sömer) bu eylemiyle bu katliam politikalarına cevap olmuştur. Küçük çocuklar annelerinin karınlarında öldürüldüler. Bu anlamda Heval Zinar büyük bir direniş göstermiştir. 'Madem insanlarımız katlediliyor, bizim de cevap olmamız gerekiyor' diyerek, kendi halkı için canını feda etmiştir."
Bu cenaze töreni, iki toplum arasındaki ilişkinin boyutu gerçeğini gösteriyordu.