Kürt ulusal hareketinin, Anayasaya yerleştirilmiş yüzde on oranındaki oy barikatını bağımsız adaylarla aşma yerine, parlamento dışında kalma ihtimaline rağmen, HDP çatısı altında seçime girme kararı, Kürt medyası dahil, her alanda tartışılıyor.
Kürt ses ve renklerinin Türk parlamentosunda temsilini kazanım olarak görenler, barajın aşılmaması halinde, bu imkandan yoksun kalmanın endişesini dile getiriyorlar. Almanya’da yaşayan Dr. Rufai Karakaya, HDP genel merkezine gönderdiği mektupta, aslında parti olarak seçime girmeye karşı çıkanların ortak kaygılarını ifade ediyor ve şöyle diyordu:
"HDP’nin Türkiye'deki mevcut antidemokratik yüzde onluk seçim barajını aşacağına inanıyor ve bunu doğal olarak bütün kalbimle destekliyorum. Ancak, barajın aşılmaması durumunda, Türkiye ve bölgedeki tüm mazlum halkların umudu bu mücadelede, parlamento dışında kalacak, dolayısıyla Kürt halkı geçici bir süre için de olsa, çok önemli bir mücadele alanını yitirmiş olacaktır."
Ancak, TC gerçeği farklı ve hiç bir şey sanıldığı gibi değildir. Türk demokrasisinin parlamento ayağı da, kendine has farklılıkla batı demokrasilerinden ayrılıyor, onun dışında seyrediyordu. Türk demokrasisinde, kararları yansıtan oylamada vicdani eğilim, adalet inancı, duygu bağı yok, liderin tutumu, ön gördüğü çıkarı koruma refleks ya da güdüsü vardı. Amerika ve Avrupa demokrasilerine aykırılıkla, geçerli belirleyicilik liderin bakışıydı.
Söz gelişi 1971 darbesinden sonra, pek çok AP milletvekili çocukları, ya da yakınları idam isteğiyle yargılandığı halde, Süleyman Demirel istiyor diye Deniz Gezmişlerin idamı için oy kullandılar. Demirel’in yardımcısı Sadık Perinçek’in oğlu Doğu Perinçek de idam istemiyle yargılananlardandı, o sırada.
Çünkü liderle çelişmek, kendileri için ördükleri çıkar kozasının yanmasıydı... O nedenle, kendine has Türk demokrasisinde, parlamento işleyişinde muktedir (lider) tek söz ve kararın sahibidir. Siz buna, bakarak seçimlerin sonucuna, diktatörün seçimi de diyebilirsiniz…
1970 yılında Demirel’in kardeşleri ve yeğeninin yolsuzluk soruşturmasına oylarıyla hayır demeyen AP’liler partiden atılmış, onlar da DP’yi kurmuşlardı.
Başbakanın danışmanı Etyen Mahçupyan, AKP’de büyük çoğunluğu yolsuzluklar yapıldığına inandığını söylüyordu. Buna rağmen, geçenlerde parlamentoda yapılan bir oylama ile ortalığa saçılan servetlerin üstü örtülerek, "Karunun Hazinelerini" edinmiş bakanlar aklanıyor, böylece adalet duygusu, çıkara uygun şekilleniyordu.
Oylamada aykırı düşen AKP’liler, önce "hain" ilan edilmiş, ancak üstlerine gidilirse partiden kopacakları ihtimali üzerine "demokrasi" ayağıyla, bu tutumun üstü örtülmüş, unutulmaya yatırılmıştı.
Vicdan, cüzdan olayı böyle seyreyleye dursun, Kürtlerin temsil edildiği parlamentoda Kürdistan’ın adı yok. Geçenlerde, Bitlis Milletvekili Hüsamettin Zenderlioğlu "Kürdistan" deyince, TC Merihlilerin hücumuna uğramış gibi parlamentoda panik başlamıştı.
Kürdistan, 1990’lı yıllarda barbarların hücumuna uğramış, dört bin Kürt köyü, dağları, ormanları, ekin tarlaları yakılmış, 17 bin 500 kişi "faili meçhul cinayet" adıyla kaçırılarak, pusuya çekilerek katledilmişti. Kürt parlamenterler, çoğu adı, rütbe ve makamıyla belli katillerin cezalandırılması için çaba göstermiş, yangınlar, sürgünler, katliamların araştırılması için çabalamıştı...
Sonuç mu? Kocaman bir hiç...
AKP iktidarında öldürülmüş 241 çocuğun katilleri bile belirlenemedi. Cezaevinde tecavüze uğrayan çocukların tecavüzcüleri de teşhir edilemedi.
Roboskî Katliamı, AKP rejiminde, emir ve komuta zinciri içinde yapıldı. Kürt temsilciler, katillerin kaçırılmasına seyircilikten başka bir şey yapamadılar.
Kürt temsilcilerin çabasıyla adaletin yerini bulup, haklının hakkının avucuna konması ötede dursun, milletvekillerinin kendisi de can güvenliğine sahip değildi. Topluca işkence gören halkın yanına koşan milletvekilleri şamar oğlanına dönüyor, dayakla topaç misali orta yerde döndürülüyorlardı.
Recep Tayyip dokunulmazlığı olan milletvekili, Kürtler de...
Erdoğan’a dilini çıkaran kadın sorgudan mahkemeye çekilirken, polisi Kürt lider Selahattin Demirtaş’ı sokaklarda zehir karıştırılmış suların tazyikiyle yerde sürüklüyor, zehirli gazla göremez, bakamaz ediyor, baygın düşürüyordu. Ahmet Türk’ü yumruklayan kişi iş yeriyle ödüllendiriliyor, kadın parlamenterlerden Ayla Akat, Pervin Buldan ve Sevahir Bayındır, destancı Türk polislerinin darbelerini sakatlık olarak taşıyorlardı, bedenlerinde…
Demir Çelik, parlementoda üye ama birlikte sokağa çıktığı genç vurularak düşürülüyor, katil de meçhul diye saklanıyordu. Kürtlerin oyuyla seçilen Levent Tüzel, "Kürtlere demokrasi" dediği için Karadeniz şeridine sokağa çıkamıyordu.
Diyeceğim o ki, Türk demokrasisinin parlamento ayağı darbecilerin darbeleriyle aşına, yıprana gücün istediği kanunları üreten fabrika niteliğiyle, kendine has şekle bürünmüş, sorunların çare yeri olmaktan çıkmış "teklik" üzere gürleyen gücün yumruğuna dönüşmüştür. Kürtlerin varlığı, "maksat demokrasi var" desinler oyununda figüran olmanın dışında neyi değiştirdi ki, bundan sonra yokluğu hissedilsin...
Kısacası olsa da olur, olmasa da...