Kürtler 1800'den beri, öncülerini buldukça peşinden giderek zalime karşı ayaklanıyorlar. Bir yandan da onun tatlı dilli, bol vaatli entrikalarını, yandaşlaştırma için dağıttığı rüşvetleri boşa çıkarmaya çabalayarak...

Son ayaklanmanın taban bulup inançla kavileşerek nihai amaca yönelmesi üzerine kurtlar, bir kere daha şirin dil ve ılıman vaatli kuzu kesildiler. Buna "süreç" adını verdiler. Ama bu kez Kürtler örgütlüydü. Öne atılan her yem yutulmuyordu.
"Süreç"in başlangıcında, kalıcı sükun için başkaldırıya sebep olan durumların ortadan kaldırılması konusunda şekerle çocuk susturma niyetine sayısız vaat sundular. Sivil kırıma dair "hakikatler"in araştırılması -hatta "ben iyi aile çocuğu dindarım, geçmiştekiler kötü" demeye getiriyor- katillerin cezalandırılması da vaat ediliyordu.
Başbakan Erdoğan, rakip gördüğü CHP'ye vuruş hamlesinde, "Dêrsim Soykırımı" ile "hakikate erişme" girişi bile yapmış, portresini "katliam" olarak çizmişti.
Türk devleti tarihinde bu bir ilkti. Kürtler, "Dêrsim Katliamı" sözünün arkası gelir umuduyla devletin adımını beklemeden dağlara, ordu kışlaları bahçelerine yayılıp kuyulara dalarak katledilmişlerinin kemiklerini aramış, pek çoğunu ışığa çıkarmıştı.
AKP iktidarı bu kertede, "arsız huyundan vazgeçmez"i sergilemiş, "Türk devletinde devamlılık esas ve Kürtleri katletmek serbesttir" dercesine yer altından çıkan bulguları çarpıtıp gözden kaçırmaya, örtmeye başlamıştı. Kuyularından çıkan insan kemiklerini hayvanlara mal ederek...
Kırımda kullanılan ve devlet sırlarından haberli polis Ayhan Çarkın, bu dönemde kullanılan tetikçilerin emir altı birer kul olduklarını söylemiş, "cinayetler devletin bekası için,Milli Güvenlik Kurulu (MGK) kararı ile işlendi" demişti.
Çarkın asıl suçluları açıklıyor; ama iktidar "hakikatleri araştırmış" gibi görünme adına bile MGK'ya toz kondurmuyor, tek bir soru sorulmuyordu.
Emniyet eski Genel Müdürü Mehmet Ağar hakkında 18 kişinin katli ve çetecilikten açılan soruşturmada, dönemin tartışmasız muktediri Başbakan Tansu Çiller'in adı öne çıkıyordu. Kürt iş adamlarından hesap sorulacağı açıklamasından başlayan cinayetler, Kürtlerin yayımladığı Özgür Ülke gazetesinin susturulması emrinden sonra gazete binasının havaya uçurulmasına rağmen "hakikati" araştıranlar, ona "gerçekten katillere emir veren sen misin?" sorusunu da sormadan, "Kürt katliamı sebesttir" dercesine "suçsuzluğuna" diyordu.
Suçlu, yandaş suçluyu koruyordu. Roboskî Katliamı'nı "devletin hakkı" ilan edenler, "hakikatleri araştıracağız" diye diye dört bin köyün, 17 bin 500 cinayetin katillerini "hesap sorulamazlar" örtüsü altına alıyordu.
Bu dönemde AKP-Cemaat ortaklığı iktidardı. Kürtleri hedefe oturtunca, CHP ve MHP'den de destek alarak Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ni, özel yetkili "terör mahkemesi"ne çevirdiler.
Tıpkı kesen idam aracı icat eden Giyotin'in sonunda boynunu uzatması misali, düşmana karşı kullanılan araç sahibine de dönüyordu. CHP ve MHP Ergenekon ve Balyoz davalarında "terör kurumu"na kurban verdiler.
AKP ve cemaat, bu sırada Giyotin'in bir gün başlarının üstünde sallanabileceğini asla ummuyorlardı. Aletin efendilerydi, çünkü…
Bu dönemde onlar, kardeşten de ileri, "balayı"nı yaşayan iki sevgiliydi. Uyum içinde, bir arada aynı kabı kepçeliyor, devlet örgütlerinin kadrolarını eşitlik prensibine göre paylaşıyor, küp, kasa doldurmada birbirine göz darlığı etmiyor, halkın vergi birikimini, ihale ve "özelleştirme" adı altında, yandaşlar arasında pay ediyor, daha fazla himaye arayanlar AKP'ye değilse, cemaate ulaşarak muradına eriyordu.
Ama her aşk gibi ortaklık da iyilik ve güzellikle sona ermiyordu. Gün geldi, "ben kaşıkla, ama sen kepçeyle nimetlere dalıyorsun" hesabı yapılınca, kardeşler sofrasında kasırga koptu. Birbirinin en mahrem sırlarını bilen ortaklar, bunları karşılıklı fırlatarak, dünyanın seyrettiği rezillik, malatmalık, berbatlık panayırında boğazlaşmaya giriştiler.
AKP'nin iktidarının doruklarında patlayan yolsuzluk, hırsızlık, dolandırıcılık ve rüşvet belgeleri, El Kaide ile bağlantılar, Başbakana darbe planıydı. Ortalığa saçılmasaydı, kimseciğin haberi olmayacak, AKP apak kalacaktı.
Dün kadar yere, göğe sığdırılmayan cemaat de, şimdi çete, yandaşları Hasan Sabah'ın afyonla uyuşturulmuş "Haşhaşileri"ydi. Cemaatin "din alimi Hoca efendi"leri Fethullah Gülen din adamı değil, gözü doymayan holding patronu…
Karşılıklı bombardımanda, iki taraf için de "iyilik, güzellik benim" tekmil suçlar, "karşı tarafın"dı. Ergenekon, "KCK'yı imha" adıyla Kürt seferi karşı tarafın saçtığı kötülükler, "ben temizim o kirli"ydi.
Sakine Cansız'ın merkeze oturtulduğu ve devlet projesi olduğu ta başından belli Paris Katliamı da, "katil ben değil, odur" olmuş oldu.
AKP iktidarı kendini kurtarmak için, pislikleri örtme paniğinde "temizci" olarak, "benim mahkemelerim, benim savcılarım" ile "demokrasi oyununa son" diyordu.
Türk kamuoyu için, bütün bunların bir faydası varsa eğer, kardeşler sofrasında kopan kasırganın ortalığa saçıldığı pislikler, yere yuvarlanan din takkesinin altından beliren gerçek kellikti. Hala Allah, din, iman, cami diyen var da…