• Hiç kuşku yok ki; sıfır toplamlı denklemler öldürücüdür. Hiçbir Kürt varlığı, heveslere ve duygulara göre siyaset yapamaz.
  • Mücadele deneyimi ile şehitler, 'siyasetin her şeyden önce mümkün olanın sanatı' olduğunu kavramak için yeterlidir.
  • Öcalan, bu aşamayı, Kürt meselesinin 'darağacından müzakere masası'na taşınması olarak niteledi.
  • Odak, toplumu örgütlemek, siyasi hakları tesis etmek, Kürt 'yumuşak gücü'nü konsolide etmektir.
  • Bu koşullar altında 'sert güç' üzerine bahse devam etmekte ısrar etmenin ve tıkanmanın tehlikelerini tam olarak anlıyor.
  • Siyaset alanına bilinç, sorumluluk ve gerçekçilikle giriliyor; etkili aktörlerin çıkar pusulasının işaret ettiği yön biliniyor.

TARIQ HEMO*

Türkiye, Suriye ve İran’da Kürt meselesinin barışçıl çözümüne yönelik proje ve çabalar, hem Kürt elitinden hem de halk kesimlerinden gelen figürlerin yönlendirdiği ve katıldığı ret, kuşku ve ihanet suçlaması kampanyalarına maruz kalıyor. Bu ret, çözüm projeleri ve çabalarının genel çerçevesini anlamadan ya da tarihsel Kürdistan’ı bölen devletlerin hükümetleri ile müzakerelere girmeye Kürt hareketlerini zorlayan gelişmelerin farkında olmadan gerçekleşiyor. Çözüm projeleri ve önerileri, yapıcı bilimsel eleştiri, gözden geçirme ve değerlendirme içeren karşı-projelerle karşılanmıyor; aksine sosyal medyada duygulara hitap eden ve halkı kışkırtan suçlamaları aşamıyor.  Bunlar, anlık tepkilerdir; tanımlanmış, tutarlı, kendi metodolojisine ve alternatif projesine sahip bir muhalefet olarak nitelendirilemez.

Yaşanan, gerçeklikten ve bölge sahasında hızla gelişen olaylardan kopuk anlatıların ve 'argümanlar'ın sunulmasıdır. Bu söylem, aynı ölçüde Kürt tarihinden ve içinde barışçıl yollarla, savaş ve silahlı çatışmalar olmaksızın Kürt meselesini çözmek ve sonuçlandırmak için yapılan tarihsel girişimlerden de kopuktur. Sert güce tutunma ve bedeli ne olursa olsun bu seçeneği sürdürme üzerine bir bahis vardır. Çarpıcı olan, entelektüel seslerin ve deneyimli siyasi figürlerin, sosyal medyada barışçıl çözüm proje ve çabalarını reddetmekte ısrar eden tweetler atarken ana akıma uymaları; duruma derinlemesine dalmadan, dört rejimle müzakere eden tarihsel Kürt deneyimlerini açıkça ihmal ederek ve doğal olarak zaman ve mekânın gelişmelerine hiç önem vermeden bunu yapmalarıdır. Beğenileri ve ana akımdan övgüyü toplama eğilimi vardır; bu da ortaya çıkan 'ret cephesi'nin sesine dönüşüyor, etkisi sosyal medya platformlarının sanal alanının ötesine geçmiyor, hatta bu alanın dışında gerçek bir varlığı bulunmuyor.

Barışı ve Kürtlerin, bölge halkları ve rejimleri ile siyasi çözümünü reddeden seslere hızlı bir bakış atıldığında, bu seslerin ezici çoğunluğunun Kürdistan dışında ve doğal olarak Kürt hareketleri ile müzakerelerin ikinci tarafını temsil eden ülkelerin dışında ikamet ettiği görülüyor (burada küçük bir istisna, AKP’nin yıllar önce kurduğu Kürt televizyon kanalında çalışmış olanlardan bazıları da dâhil olmak üzere, İstanbul ve Ankara’da ikamet eden, PKK politikasına karşı 'sert milliyetçi' Kürt entelektüelleri ve siyasetçileridir!).

Deneyimlerle dolu tarih

Kürdistan’ı bölen rejimler ile müzakere ve diyalog yeni değildir; Kürt mücadelesinin tarihi, Şam, Ankara, Bağdat ve Tahran ile 'ulusal' siyasi bir çözüm bulmak ve bu ulus-devletlere Kürdistan’ın demografi ve coğrafyasını yok eden devlet şiddeti ve terörünü uygulama fırsatı vermemek amacıyla diyalog ve müzakere deneyimleriyle doludur. Bu tarih, hepimizin takip etmesini, incelemesini ve okumasını gerektirir. Böylece bu konuda bilgili oluruz; Suriye, Türkiye, Irak ve İran hükümetleri ile Kürt hareketleri arasında süren mevcut müzakere sürecini 'sıfır deneyim' durumundan izlemeyiz. Baskıcı totaliter rejimlere karşı Kürdistan genelindeki Kürt devrimleri, siyasi çıkmazların ve bu rejimlerin Kürt halkının kimliğini ve haklarını tanımayı reddetmesinin sonucundan başka bir şey değildi. Silah, dünyadaki tüm devrimlerde olduğu gibi ve siyasetin ABC’sinin gerektirdiği üzere, bir 'yeniden hesaplama'yı zorlamak ve müzakere masasına doğru bir hamle yapmak için baskı aracıydı.

Başûr ve Irak

Başûrê Kurdistan’daki (hâlihazırda Irak Anayasası’nda tanınan Kürdistan Bölgesi) mücadele deneyimini takip eden herkes, Kürtler ile Bağdat arasındaki müzakere ve diyalog mirasını, iniş çıkış turlarını ve karşı tarafı diyaloğa ve tatmin edici bir barış ve uzlaşı anlaşması imzalamaya itmek için bölgesel ve uluslararası aktörlere dayanmayı görecektir. Gerçeklik ile o dönemdeki zaman ve mekân koşulları, oradaki Kürt hareketinin konumunu şekillendirmede rol oynadı, savaş ve barış kararlarını yapısal olarak etkiledi. Zaferler ve gerilemeler, öznel ve nesnel kaymalar, koşullar ve gelişmeler tarafından şekillendirildi. Mevcut Federe Kürdistan, elde ettiği tüm başarılarla ve tüm başarısızlıkları/bekleyen meseleleriyle (Federe Kürdistan Hükümeti’nin kontrolü dışındaki Kürt bölgeleri, başlıcaları Kerkük, Xanekîn ve Şengal olmak üzere) birlikte, Kürt mücadele ve savaşının uzun aşamalarının toplamıdır; etkili müdahil dış taraflar bunun yaratılmasına ve şekillenmesine yardımcı oldu. Şimdi, artık tartışma konusu olmayan ulusal Irak, bölgesel ve uluslararası tanıma ve kabule sahip mevcut ve tanınmış bir bölge durmaktadır.

Rojava ve Suriye

Aynı durum Suriye için de geçerlidir. Demokratik Suriye Güçleri (QSD) ile Şam’daki geçici hükümet arasında imzalanan anlaşma, bir Kürt mücadele, askeri ve idari birikimin siyasi çevirisidir. Her iki taraf da zaman ve mekân koşullarını, aşamanın doğasını, bölgesel ve küresel denklemleri maksimum olası kazanımları güvence altına almak ve karşı tarafa koşullar dayatmak için kullandı. Entegrasyon anlaşması, ABD himayesinde ve Federe Kürdistan'ın gözetimi ve takibi altında gerçekleşti. İçinde, 'hayal edilen' olmayan ama Kürt partilerinin programlarında hiç yer almayan Kürt kazanımları gözlemlenebilir:

* Kürtlerin, Suriyeli Arap vatandaşların geri kalanıyla haklar bakımından eşit hale gelmesi ve kendi bölgelerinde idari sorumluluk ve pozisyonlar üstlenmekten dışlanmanın kaldırılması bir kazanımdır.

* Kürt toplumunun üyelerinin kendi bölgelerinde ve Kürt liderliği altındaki askeri tugaylarda görev yapması da bir kazanımdır.

* Devletin, Kürtçenin yoğun nüfuslu Kürt bölgelerinde öğretilen ulusal bir dil olarak tanınmasına ilişkin bir Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlaması, Kürt ulusal bayramı Newroz’un tüm devletin resmi tatili ilan etmesi de kazanımdır.

* 'Yabancı' ve 'kayıtsız' (maktûmîn el-kayd) tüm kategorilere Suriye vatandaşlığının iade edilmesi kazanımdır.

* Özerk Yönetim okulları, enstitüleri ve üniversitelerinden Kürtçe alınan eğitim diplomalarının tanınması da kazanımdır.

* Yüz binlerce kişiyi bulan Efrînlilerin dönüşü ise 1925’te Şêx Seîd Direnişi'nin bastırılmasından sonra Türk devletinin Kürtlere karşı ulusal asimilasyon ve Türkleştirme stratejisi olarak benimsediği 'Şark Islahat Planı'nı bilmeyenlerin, aşina olmadıkça önemi anlaşılamayacak tarihi bir olaydır.

Islahat Planı'nı engelleme

Şark Islahat Planı, tüm Kürdistan’da başarıya ulaşmasa da Fırat’ın batısındaki Kürt vilayetlerinde (yani Efrîn bölgesi Kürtlerinin kabile, miras ve kültürel uzantısı sayılan vilayetlerde) büyük ölçüde başarılı oldu. “Türkiye 100 yıldan fazla bir süre içinde, kamuya açıklanmayan bir düzeyde başarı elde etti; bu, Türkiye içinde Fırat’ın batısındaki Kürt bölgelerinin çoğunluğunun Türkleştirilmesi olarak tezahür etti (Semsûr, Mereş, Dîlok ve Meletî). Bu vilayetlerdeki Kürt çoğunluğu ezici değildi fakat izole bir azınlık oranı da değildi; örneğin Dîlok'ta (Antep) Kürtlerin oranı yüzde 60’tan az değildi. Hâlihazırda Kürtçe konuşan oran yalnızca yüzde 20’ye ulaşabilir. Diğer anılan vilayetler için de durum aynıdır” (Bkz.: Hüseyin Cumo: 'Suriyelilerin Gönüllü Dönüşü' ve Şark Islahat Planı. Kürt Araştırmaları Merkezi, 3 Mayıs 2022).

Türkiye’nin 2018 ve 2019’daki planı, Efrîn’den ve ardından Serêkaniyê (Resulayn) ile Girê Spî'den (Til Ebyad) Kürt nüfusunu yerinden etmek ve bu bölgeleri, Türkiye ve müttefiklerinin (Efrîn’de yüzlerce model yerleşim inşa etmek için Kuveytli Selefî grupların projeleri) sponsorluğundaki program ve planlarla Arap unsurunun 'ikame edildiği' yeni yerleşim alanlarına dönüştürmekti; öyle ki oradaki Kürt varlığı yalnızca kültürel olarak değil, fiziksel olarak da yok olsun. QSD, 29 Ocak anlaşması sayesinde Efrîn halkını köy ve kasabalarına geri döndürmeyi başarmış, böylece Fırat’ın batısında Suriye tarafında 'Şark Islahat Planı'nı canlandırma ve uygulama girişimini boşa çıkarmıştır. Şimdi, Resulayn ve Til Ebyad’daki Kürt toplumunun üyelerini evlerine ve bölgelerine döndürmek için siyasi bir mücadele sürüyor.

Bu koşullar altında, Kürtlerin dönüşünün, Türk işgalinin dayattığı gerçeklikten (Kürt evlerinin ve topraklarının yağmalanması, talanı ve ele geçirilmesi dâhil) yararlanan tarafların reddiyle çatışması ya da Suriye’deki tüm entegrasyon sürecini ve Türkiye’deki Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni reddeden iç ve dış 'Gladio' unsurlarının beslediği anlaşmayı rayından çıkarma girişimlerine tanık olmamız şaşırtıcı değildir.

Öcalan'nın müzakere bakışı

Türkiye’de Kürtler, Önder Abdullah Öcalan’ın temsilinde müzakere sürecini sürdürüyor; sürecin konturlarının, Türk Meclisi'nin yasa ve mevzuatta bir dizi değişiklik ve reform paketini resmen benimsemesiyle netleşmesi planlanıyor. Bunlar, Kürt kimliği ve kültürünün tezahürü için yeni ufuklar açmakta, Kürtlerin seçimle kazandığı belediyelerin kayyuma devredilmesine son vermekte ve 'örgüt üyeliği' bahanesiyle yürütülen kovuşturma ve yasaklama politikalarını frenliyor, böylece Kürt siyasi partisine Kürdistan’ın tüm illerini yönetmek ve genel olarak Türk siyasi hayatında 'güç' olmasını sağlamak için daha fazla esneklik ve rahatlıkla çalışma fırsatı veriyor. Öcalan, bu aşamayı, Kürt meselesinin 'darağacından müzakere masası'na taşınması olarak niteledi; yani savaş ve askeri çatışma sayfasını kapatıp Barış ve Demokratik Toplum'u başlatıyor. Burada odak, toplumun saflarını örgütlemek, siyasi haklarını tesis etmek ve hem Kürdistan illerinde hem de Türk metropollerinde kültürel ve idari yönleri güçlendirmektir.

Tehlikleri ve zaafı gördü

Öcalan, demokratik güçlenmeyi ve Kürt 'yumuşak gücü'nü konsolide etmeye, aşamanın gelişmelerini ve Türkiye’nin mevcut değişkenler içindeki konumunu özümsemeye çalışıyor. Bu koşullar altında 'sert güç' üzerine bahse devam etmekte ısrar etmenin ve tıkanmanın tehlikelerini tam olarak anlıyor. Zira Türk devleti, bölgenin 'en büyük gücü' olmadığını, 'İsrail’in kurucu aşaması'na karşı koyamayacağını ve İran, Lübnan, Gazze, Suriye ve Yemen’e karşı savaşlarında sergilediği tüm bu kudrete dayanamayacağını keşfetmesinden kaynaklanan varoluşsal bir fobi ve 'yenilgi ile kendi içine çekilme' durumu yaşıyor. Türk zihniyetinin yapısını derinlikli olarak incelemiş olan Öcalan, Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi Türkiye’nin yaralı, haysiyeti ve gururu hançerlenmiş, İsrail karşısında şaşkın ve açıkta durduğunu, 'sıranın İran’dan sonra geleceği devlet' anlatısının kâbuslarını yaşadığını gördü.

Öcalan, 'an'ı yakaladı

Buradan hareketle Öcalan, 'an'ı yakaladı; Türkiye içinde ve dışında Kürtleri korumak, yenilmiş ve psikolojik kriz içindeki düşmanlarına (denklemdeki 'en zayıf halka' olarak) silah namlusunu göğüslerine doğrultma fırsatı vermemek için Barış ve Demokratik Toplum projesinin temellerini attı. Böylece şu anda kristalleşen 'aşağılık ve çaresizlik duyguları' durumunu telafi edecek bir 'zafer' kaydedemesinler (İsrail Nagel Komisyonu kararları, Ocak 2025). Dolayısıyla Öcalan’ın ‘Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’ raporuna ilişkin açıklaması, Kürt meselesini 'darağacı platformu'ndan 'parlamento kürsüsü'ne taşıyan tarihi adım olarak geldi. Öcalan’ın görüşüne göre bu, yalnızca tarihi düzeltmek ve Kürtleri Türkler ile birlikte devletin 'iki kurucu unsuru'ndan biri olarak konumlandırmak değil, aynı zamanda Türkiye’yi ve bölgeyi, kendisinden alıntılandığı üzere '50 Gazze'yi bir arada aşabilecek dehşetteki kanlı savaşlar ve çatışmalardan korumak için büyük bir ivme ve yeni bir canlılık taşıyan barışçıl, demokratik mücadele aşamasının yeni bir başlangıcıdır (2024 sonlarında mevcut diyalog aşamasının başlamasından sonra onunla yapılan ilk temas).

Rojhilat ve İran

Rojhilatê Kurdistan ve İran’da silahlı Kürt partileri, Şubat 2026’da ‘İran Kürdistanı Siyasi Güçler Birliği’ adı altında birleşik bir eylem ve mücadele cephesi kurmaya yöneldi; tüm değişimlere tam hazırlıklı olmak, bu cephe içinde Kürtleri savunmak, Tahran rejimi çökerse Rojhilatê Kurdistan vilayetlerini yönetmek, İran’ın geniş coğrafyasında komşu ve iç içe geçmiş halklar ile bileşenlerle etnik çatışmaların patlak vermesini önlemek için. Şubat 2026 sonundaki İsrail-Amerikan saldırılarından bu yana İran'ın durumunu takip eden herkes, bu Kürt cephesinin aşamayı yönetme yeteneğini ve Kürtleri bir tarafa ya da diğerine hizalanmış bir savaş partisi haline gelmekten yalıtmadaki başarısını fark edecektir. Buradan hareketle ve “Amerikan tutumunda tereddüt ve gerileme belirtileri ortaya çıkmadan önce, birkaç Kürt partisi yalnızca Kürt halkını savunmakla, Doğu Kürdistan bölgelerinin güvenliğini korumakla ve Kürtlerle komşu ya da iç içe geçmiş diğer gruplarla etnik çatışmaları önlemekle ilgili olduklarını ilan etmişti –böylece merkezi İran rejimini devirmek için dış ellerde bir araç haline gelmeyi, sonraki aşamayı yönetecek ve Doğu Kürdistan’ın statüsü ile geleceğini belirleyecek bir program olmaksızın reddetmişlerdi. Aynı şekilde bu partiler, idari reform vaatleri yayımlayan ve herkesi, Kürtler dâhil, dış saldırılara karşı koymaya çağıran Tahran rejiminin elinde bir araç haline gelmeyi de reddetmişlerdi fakat İran’daki Kürt halkının kimliği ve haklarının tanınmasını güvence altına alan herhangi bir yasal ya da anayasal garanti sunmaksızın. Bu nedenle askeri hazırlık, öncelikle Kürtleri korumayı ve rejim ile onun bağlı silahlı milis gruplarıyla kontrolden çıkabilecek kaos ya da çatışmaları önlemeyi amaçlıyordu. Kürt ittifakı, savaşla başa çıkmak için strateji olarak 'Üçüncü Yol' yaklaşımını seçti; yani yabancı güçlerin ya da İslam Cumhuriyeti rejiminin elinde bir araç haline gelmemeyi. Yaklaşım derin ve kapsamlıydı, çünkü Doğu Kürdistan bölgeleri ve vilayetlerindeki iç koşulların ve durumların analizinden kaynaklanıyordu ve İran rejiminin mezhepsel ve etnik fitne ile çatışmayı körükleme girişimleri ışığında, özellikle Kürtlerin diğer etnisitelerle, özellikle Batı Azerbaycan vilayetindeki Azeri milliyetiyle iç içe geçtiği alanlarda. Analiz ve saha siyasi çalışması, hazırlık, Kürt kitlelerinin saflarını örgütleme ve Şii Azeri bileşeninin güçleri, partileri ve eğilimleriyle ilişkileri güçlendirme temelinde yürütüldü; Kürtler için bir özerklik biçimi talep ederek ya da bazı Kürt güçlerinin dediği gibi: ‘Doğu Kürdistan için federalizm ve tüm İran için demokrasi’” (Bkz.: İran Savaşı’nın İzleri… Doğu Kürdistan Güçlerinin Seçenekleri. Kürt Araştırmaları Merkezi İran Çalışmaları Birimi, 4 Mayıs 2026).

Bilinç, sorumluluk ve gerçeklik

Buradan görüyoruz ki Kürt hareketleri, siyaset alanına bilinç, sorumluluk ve gerçekçilikle giriyor. Uluslararası denklemleri ve güç dengelerini anlıyor, etkili aktörlerin çıkar pusulasının hangi yöne işaret ettiğini biliyor. Birbirlerinin konumlarını da anlıyorlar. Bu da bir kısımda ya da diğerinde Kürt mücadelesini yürüten Kürt tarafına destek ve arka çıkmaya dayalı tutarlı ve yarı birleşik bir duruşun ortaya çıkışından söz etmemize olanak tanıyor. Buna göre; 29 Ocak 2026’da Özerk Yönetim ve QSD ile Suriye hükümeti arasında gerçekleşen anlaşma, Federe Kürdistan Hükümeti’nin himayesi ve onayı altında oldu, ayrıca hem Türkiye hem de İran’daki Kürt hareketinin onayını kazandı. Üstelik Türkiye’deki Kürt hareketi ile Ankara hükümeti arasındaki barışçıl çözüm ve uzlaşı müzakereleri, Federe Kürdistan'ın teşviki ve onayıyla ilerliyor. Aynı durum, İran’daki Kürt güçleri arasında kurulan ittifak için de geçerlidir; bu da diğer Kürt partilerinden destek görüyor.

Hiç kuşku yok ki; sıfır toplamlı denklemler öldürücüdür. Hiçbir Kürt varlığı, heveslere ve duygulara göre siyaset yapamaz. Onlarca yıllık siyasi çalışma ve askeri mücadele deneyimi ile on binlerce şehit, 'siyasetin her şeyden önce mümkün olanın sanatı' olduğunu kavramak için yeterlidir. Hizbullah'ın ve HAMAS'ın liderlerinin ve 'figürlerinin' yanlış hesapları, kitlelerinin güvenliği ve çıkarlarını hiçe saymaları, dış projelere tabi olmaları, sloganlara bağlanmaları ve gayba dayanmaları nedeniyle kendi halk tabanlarına gelen yıkım ve dağılmayı görmek yeterlidir. Şimdi Kürtler, çağın ruhunu okuyor ve 'elde olanı al, sonra daha fazlasını talep et' politikasını uyguluyor. Bölgesel ve uluslararası koşulları okuyan, güç dinamiklerini ve teknoloji ile silahlanmadaki gelişmeleri anlayan (Türkiye’nin 2026 yılı için savunma bütçesini 51,4 milyar dolara yükselttiği, bunun toplam kamu harcamalarının yaklaşık yüzde 11,4’ünü oluşturduğu ve geçen yıl 2025 savunma bütçesine göre yüzde 34’lük bir artış olduğu), Kürtlerin varlığını ve Kürdistan’ın güvenliğini koruyan, hareket, örgütlenme ve elde edilen kazanımların konsolidasyonu için geniş bir manevra alanı sağlayan, ayrıca dört başkentteki ulusal denklemlerde etkili ve belirleyici bir faktör haline gelmeye dayanan ileri ve sorumlu bir politikadır (Öcalan’ın DEM Parti'nin Türkiye’de toplam oyların yüzde 20’sini elde etme kapasitesine ilişkin gözlemi).

Buradan hareketle ve “gerçekçi bir perspektiften bakıldığında, Kürt federalist eğilimlerinin zorlu testlerden geçeceği görünmektedir fakat 120 yılı aşkın bir evrim çizgisi boyunca, yönetici milliyetlerden ortaklar mevcut olursa, kültürel ve dilsel çoğulculuğa dayalı eşit vatandaşlık devleti projesine tarihsel statüyü geri kazandırabilirler. Başka bir deyişle: ulus-devlet modeli (burada Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki mevcut ulus-devletlere atıfta bulunulmaktadır) ancak içeriden, mevcut ulus-devlet kavramını değiştirme temelinde Kürt siyasi ve sivil çalışma biçimlerini geliştirerek sökülebilir. Özellikle de böyle bir eğilim, Kürt haklarını gasp eden rejimleri karakterize eden sertlik ve radikallikten uzaklaşan politikalar yoluyla Ortadoğu sorunlarını kontrol altına alma uluslararası arzusundan beslenmektedir; yani Kürtlerin ‘entegrasyonunu’ ve başkentlerin ‘açıklığını’ kabul etmek, bu rejimlerin henüz izlemediği yegâne haritadır” (Bkz.: Şoreş Derwîş: Kürt 'Federalist' Eğilimleri Üzerine. Kürt Araştırmaları Merkezi, 18 Temmuz 2026).

 

* Dr. Tariq Hemo, Kürt Araştırmaları Merkezi’nde araştırma görevlisidir. Siyaset Bilimi alanında doktora derecesine sahiptir ve Mısır Müslüman Kardeşler ile siyasi İslam üzerine araştırmalar konusunda uzmandır. Dr. Salah Nayouf ile birlikte ‘Arap Dünyasındaki Son Dönüşümlerden Sonra Siyasi İslam Söyleminde Özgürlük ve Demokrasi’ kitabının yazarıdır. Hâlihazırda Danimarka’daki Arap Akademisi Siyaset Bilimi Bölümü’nde öğretim görevlisidir. Ayrıca Alman Siyaset Bilimi Derneği e.V. üyesidir.