Sanırım insanı amaç olmaktan çıkaran ve onun yapısını göz ardı eden yine onun bir etkinliği olan siyaset yapma tarzıdır. Yani Marks’ın deyimi ile insanın kendi etkinliği tarafından yok edilmesidir. Bu elbette siyaset felsefesinin göz ardı edilerek tek tek durumlara bakma tarzı ile ilgilidir. Yani meşruluğunu nereden aldığı ile ilgilidir. 

Can alıcı nokta ise siyasetin içindeki özne amaç mı yoksa araç mı? Yoksa elinde hazır reçetelerle birilerinin mikrofonu mu? Kendi adıma bu durumu gözlemlerime dayanarak değerlendiriyorum. 

İnsanların politik ilişkilerde neredeyse her yerde araç olarak görülmesidir. Elbette araç varsa bir yerde orada "kutsal" amaçlar yani vadedilmiş bir cennet, ülke, ideal her ne derseniz deyin vardır. Sorun, bu politik ilişkide kişinin kendisine vaat edilenlerle ilgili çabasında karşısındakinin kendisini amaç mı yoksa araç olarak mı görmesini tercih etmesinde yatar. 

Elbette bu ilişkideki her iki taraf da kendisine amaç olarak bakılmasını tercih eder, ister ya da öyle olduğunu sanır. Ama ne yazık ki durum hiç de öyle değildir. Çünkü çıkar ve işin sonundaki ödül çoğunlukla kişilerin birbirlerini araç olarak görmesi oyunundan başka bir şey değildir. Bu durum beni her zaman dehşete düşürmüştür. Bu oyun insanın dünyayı ve kendisini çöle çevirmekten başka bir işe yaramamıştır. 

Kendi adıma bundan sonraki tek dileğim; bu çölde kendini kaybeden insanın, kendisinin farkına varması ve cebindeki sahte paralarla vaat edilmiş ülkeye giderken hiç olmazsa kendisini araç olarak gören anlayışa başkaldırması ve daha uzaklara gitmemesidir. Çünkü insan kurduğu her ilişkide kendisini amaç olarak gören muameleleri hak eden değerli ve onurlu bir varlıktır. Yani üstüne basılıp geçilecek herhangi bir nesne değildir insan. Sanırım insana karşı kötü muamelelerin temelinde onu nesne olarak görme ve öyle değerlendirme anlayışı yatar. 


İnsanı iyi veya kötü yapan eylemleridir

Oysa insanı değerlendirirken onun duygu, düşünce ve eylemlerini bir bütün olarak değerlendirmek -bu aynı zamanda empati yapmaktır- ve yine onun yapıp etmelerinin arkasındaki değerlere ya da değer yargılarına bakmak gerekir. Gerisi sadece hazır şablonlarla onu ilişkilerin içinde bir noktaya konumlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır.

İnsanı da iyi veya kötü yapan eylemleridir, bu eylemlerin arkasındaki değerler ve değer yargılarıdır. Çünkü insanın varlık yapısını oluşturan sahip olduğu olanaklardır işte bunlar da insanın değerini oluşturur.

Aslında insanlar arasındaki ilişkilerde istenen şey her iki tarafın da birbirlerine karşı çıkar ve ödül çerçevesinde davranmaması yani korkularını, duygularını ve empatilerini kaybetmemesidir. Aksi durumda kurulan ilişkideki psikopatik nosyonlar iki taraftan birini yok eder. 

Yine sanırım ki çıkar ve ödül maskesini yüzünden çıkarmayan çok az politikacı görmüşsünüzdür. Çünkü onları var eden –ya da öyle sandıkları için- çıkara ve ödüle giydirdikleri bu maskeleridir ve ne yazık ki bu maskelerle cennete gideceklerini düşünüyorlar. Alamut kalesi, Hasan Sabbah buna somut bir örnektir.


Seçimler, adaylar ve kriterler 

Yaşadığımız coğrafyada yine tarihin önemli duraklarından geçiyoruz ve seçimler yaklaşıyor. Siyasi partilerin kapısından adım atan hasbelkader kurumların yönetimlerine giren herkes kendini aday görüyor kuşkusuz. Bu her partide böyledir. 

Ve fakat bir halkın özgürlüğünü savunan partilerde böyle olmamalıdır diye düşünüyor ve o halkı temsil edecek adayların niteliklerini sıralıyoruz. Herkes kendince öneriler yapıyor.

Olabilir elbette, ama Sevgili Ferda Çetin’in neredeyse "10 Emir"den ağır yazısını okumadan adaylık başvurusu yapmamalarını öneririm. Yazısıyla pek çok adayın kendini sorgulamasına sebep olduğu için saygılar sunuyorum.  Yazdıkları her ne kadar doğru olsa da insan realitesine uymuyor ne yazık ki! Hele şu anki nesnel tabloya baktığımda sanki o tabloya bir itiraz gibi yazısı.

Ne zaman insanlarla ilgili bir konu açılsa Diyojen gelir aklıma, Ferda’nın yazısı tam da Diyojen’likti. Bilirsiniz; Diyojen gündüz gözüyle elinde fener Sinop sokaklarında dolaşır. Onu öyle gören vatandaşlar şaşkınlıkla sorarlar; "Ne arıyorsun?" "İnsan arıyorum" der Diyojen.

Simyacıların ölümsüzlük formülünü bulmaya da benziyordu adaylarda aranan nitelikler. Siz ne yaparsanız yapın, ne kadar eğitim, bilgi depolarsanız depolayın, unutmayalım ki çelişki özdedir. 

Bu yaşıma kadar gördüğüm şu ki; vekillik demek konformizm demektir. Vekillik demek, topluma yabancılaşmak demek, tabuları yıkacağız deyip kendini tabu haline getirmek demektir. Vekillik demek, papağan gibi ezberlemek, hiç okumamak demektir, okumayan, ne konuşacağını bilmeyenlerse mikrofon olmaktan geçemez. 


Ezenin değil, ezilenin 

cephesinde saf tutmak...

Kürt siyasetinde geldiğimiz nokta aslında daha trajiktir. Çünkü felsefi zemindeki eksen kaymıştır. Seküler -yani kurulan ya da kurulacak sistemin yapısını değerlerin mi yoksa dinlerin ve grupların değer yargılarının mı belirleyeceği noktasında- olup olmamak arasında ciddi bir bocalama yaşamaktadır. Dilerim bu eksen kayması, bocalaması çabuk aşılır.

Çünkü onca bedelden, dökülen kandan sonra vekillerin çıkar peşinde koşmasını, bu eksen kaymasında kendilerine yer bulmak için göz yummasını tarih affetmeyecektir.    

Daha on üç yaşındaki kadın gerillaların ruhu, İŞ(İD)’li barbarlar tarafından kellesi uçurulan özgürlük savaşçısının özgürlüğü göremeden açık giden gözleri gelir oturur karşınıza. Kentleri başlarına yıkılan mültecilerin dramı da kabus olur, geceleri zindana çevirir.

Gencecik yaşta toprağa verdiğimiz şehitlerimizin kanları halen yaştır bastığımız toprakta. Yoksulluk edebiyatı, kardeşlik teraneleriyle yol alamadığımız gerçeğiyle yüz yüzeyken ve önümüze koyulan duvarlar varken, önemli olan içimizdeki insan sevgisi ve vicdanımızla yürümektir seçim sandığına. Adaylık konusu zaten bizi aşar, biz ne kadar belirlemeler, analizler yaparsak yapalım sonuç değişmez.

Ödediğimiz bedelleri biz zaten biliyoruz. Savaş devam ediyor ve edecek! Önemli olan safımızdır, ezenin değil ezilenin ve haklı bir dava uğruna mücadele edenlerin cephesinde saf tutmaktır aslolan.