Yaklaşık bir aydır Türkiye’de deyim yerindeyse kızıl kıyamet kopuyor. AKP ile Fethullahçı Hareket arasındaki çatışma birçok taşı yerinden oynattı. Neredeyse değişik düzeyde yüzlerce polis şefi görevinden alındı. Bir kısmının görev yeri değiştirilirken, bir kısmı merkeze alınarak bir anlamda görevsizlendirilmiş oldu. İçlerinde kimler yok ki! İstanbul Emniyet Müdürü başta olmak üzere çok sayıda ilin emniyet müdürü bu furyadan payını aldı.

Kuşkusuz bu durum sadece emniyet ile de sınırlı kalmadı. Aynı oranda olmasa da değişiklik adliyeye de yansıdı. Bu çerçevede birçok savcının da ya görev yeri değiştirildi, ya da görev düzeyi düşürüldü. Hükümet ile yargı arasında açık bir mücadele yaşanır hale geldi. Tabi bütün bunlar son yıllarda öne çıkan Özel Mahkemeler gerçeğini tartışma gündemine getirdi. Başta Ergenekon ve Balyoz davaları olmak üzere özel mahkemelerin baktığı davaların yeniden görülmesi ve bu mahkemelerin kapatılması yoğunca tartışılır oldu.
Tartışmalar büyüdü ve giderek herkesi içine aldı. AKP ile Fethullahçı Hareket arasındaki tartışmalar o kadar şiddetlendi ki beddua düzeyine kadar ulaştı. Gazeteler, TV kanalları, haber ajansları çatışan iki taraf arasında ciddi bir ayrışmayı yaşadı. Tartışmalar bizzat en üstten, Tayyip Erdoğan ile Fethullah Gülen tarafından yürütülür ve yönetilir hale geldi. Tartışmalara en sonunda Cumhurbaşkanı ile Meclis Başkanı da açıkça katılmak zorunda kaldı.
Buraya kadar ifade edilenler kuşkusuz bilinenlerin çok kısa bir özeti oluyor. Belirtilenlerde bilinmeyen ve yeni olan bir şey yok. Fakat bütün bu olup bitenler içinde dikkat çeken şey, her nedense yürütülen tartışmaların ve yapılan değişikliklerin içinde neredeyse Kürdistan hiç bulunmuyor. Sanki bu özel mahkemeler Kürdistan’da hiç çalışmamış gibi, Kürdistan’da yapılan yargılamalardan hiç söz edilmiyor.
Halbuki bu özel mahkemeler tarihte “Üç Aliler Divanı” olarak bilinen sözde “İstiklal Mahkemeleri” gibi en çok Kürdistan’da faaliyet yürüttü. Kürtlerin siyasal soykırım operasyonları olarak adlandırdıkları saldırıların sonuçlarına bu mahkemelerde bakıldı. Binlerce Kürt siyasetçi adı “KCK Davası” olarak ifade edilen siyasal davalarda yargılandı ve çoğu ağır cezalara çarptırıldı. Bu davalarda yargılanıp cezalandırılanlar arasında seçilmiş milletvekilleri, belediye başkanları, değişik düzeylerde parti yöneticileri vardı. Bunların hepsinin demokratik siyaset yapmaktan başka hiçbir “Suçları“ yoktu.
Yine yüzlerce polis şefi ya görevden alınıp ya da görev yerleri değiştirilmiş olmasına rağmen, her nedense bu tür durumlar neredeyse Kürdistan’da hiç yaşanmadı. Başlangıçta sanki Kürdistan bu yönetime bağlı değilmiş gibi adeta hiç yoktu. En sonunda adeta numunelik olarak bir tek Diyarbakır Emniyet Müdürünün yer değişikliği yapıldı. Onun dışında ne bir polisin, ne de bir savcının yeri veya görevi değişmiş değil. Ve elbette bu durum son derece dikkat çeken bir husus oluyor.
Burada insanın aklına bin bir kuşku ve soru geliyor. Peki bu neden böyle oluyor? Türkiye’nin geri kalan yerinde AKP-Fethullahçı çatışması bu kadar gerginleşir ve yayılırken, nasıl oluyor ki bu çatışma Kürdistan’a hiç yansımıyor? Acaba Kürdistan’da AKP mi yok, yoksa Fethullahçı Hareket mi? Sadece İstanbul’da, Ankara’da bu kadar polis şefi ve emniyet müdürü görevden alınırken, nasıl oluyor ki AKP Hükümeti Kürdistan’da bir polisin bile yerini değiştirmiyor? Yoksa Kürdistan’da Fethullahçı bir tek polis bile bulunmuyor mu?
Kuşkusuz durum böyle değil. AKP-Fethullah ittifakının icat ettiği Özel Mahkemeler en çok Kürdistan’da çalıştırıldı. Bu mahkemeler tarafından en çok insan Kürdistan’da tutuklandı ve suçsuz yere zindanlara doldurularak yıllarca yatırıldı. Hala da bu durum olduğu gibi devam ediyor. Yine Fethullahçı Hareket en yoğun çalışmasını Kürdistan’da yaptı, en fazla Kürdistan’da örgütlendi. Kürdistan’da ekonomi, eğitim, emniyet, sağlık ve benzeri alanlarda en çok örgütlü olan güç Fethullahçılardır. Devlet yönetimi çok büyük oranda Fethullahçı kadroların elindedir.
Ama bütün bunlara rağmen, “Paralel devletin kökünü kazıyacağım” diyen Başbakan Tayyip Erdoğan, Kürdistan’daki Fethullahçı örgütlenmenin çöpünü bile oynatmamakta veya oynatamamaktadır. Diyarbakır Emniyet Müdürü dışında ne bir polisi, ne de bir savcıyı görevden almıştır. Peki bu biçimde Fethullahçı örgütlenmeyi devletten nasıl temizleyecektir? Pratiği böyle olursa, Fethullahçı örgütlenme Kürdistan’da varlığını korursa, o zaman AKP Hükümeti paralel devletin tasfiyesini nasıl gerçekleştirecektir?
Besbelli ki mevcut yaklaşımla AKP Hükümeti bunu yapamaz ve bu konuda söylediklerinin hepsi laf olarak kalır. Bu durumun da yaşanan mücadelede AKP’ye maliyetinin ne olacağı şimdiden kestirilemez. Bu biçimde AKP, devleti sözünü ettiği çetelerden temizleyemez ve kendi iktidarını kuramaz.
Burada akla gelen yeni soru şu oluyor: Acaba AKP Hükümeti gücü yetmediği için mi böyle davranıyor, yoksa isteyerek mi böyle hareket ediyor? Elbette bu soruya verilecek doğru cevap ikinci şık oluyor. Çünkü her yerde Fethullahçıları görevden almaya veya yerlerini değiştirmeye gücü yeten AKP Hükümetinin Kürdistan’da istese aynı şeyi yapamaması mümkün değildir. Çok açık ki Türkiye’de yaptıklarını Kürdistan’da yapmak istemiyor. Konu Kürtler olunca, başka yerlerde ne kadar kanlı bıçaklı olsalar bile Kürdistan’da uzlaşıyorlar.
Bu açıdan Türkiye’deki çatışmalı duruma bakıp da AKP-Fethullahçı çatışmasının Kürdistan’da da yaşanacağını hiç kimse sanmamalıdır. Özellikle Kürtler bu konuda kendilerini asla kandırmamalıdırlar. Başka yerde kavga yürüten AKP ile Fethullahçı Hareket, konu Kürtler olduğunda rahatlıkla birleşebilmektedirler. Yani Kürtlere karşı hepsi birdir. Aralarında ne kadar çelişki ve çatışma olsa da, bu durumu hem Kürdistan’a yansıtmazlar, hem de Kürtler karşısında çelişkiyi bir yana atarak derhal birleşirler.
Bu durum sadece AKP-Fethullahçı Hareket arasında değil, inkar ve imha sistemi içinde yer alan bütün güçler açısından böyledir. Türkiye’nin içindeki partiler, Kürdistan üzerinde sömürgeci egemenlik yürüten devletler, Kürt sorununu yaratan ve çözümünü engelleyen kapitalist modernite güçleri aralarındaki ilişki ve çelişkileri buna göre ayarlamaktadır. Örneğin AKP, CHP ve MHP arasındaki duruma bakın. Kendi aralarında ne kadar çatışmalı olsalar da, gündeme Kürtler geldi mi hemen bu kavgayı bir yana iterek birlik oluvermektedirler. Türkiye, İran, Irak ve Suriye devletleri arasındaki ilişkiler de böyledir. ABD, AB, Rusya gibi devletler arasındaki durum da aynıdır. AKP ile Fethullahçı Hareket de buna uygun hareket etmektedir. Bunlar kendi aralarında ne kadar kavgalı olsalar da, Kürtler karşısında her zaman birlikte hareket etmeyi esas almaktadırlar. Kürdistan üzerindeki sömürgeci egemenliğin kapsamı ve mantığı işte böyledir.
Nitekim Askeri Savcılık hiç çekinmeden Roboskî katliamı için takipsizlik kararı verebilmiştir. Bu kadar açık ve ağır bir suç durumu ortadayken, bir hukuk kurumu hiç böyle karar verebilir mi? Kuşkusuz normal durumda veremez. Ama burası Kürdistan’dır ve işte rahatlıkla verebilir. Çünkü eleştirilmeyeceğini, kendisine karşı çıkılmayacağını, siyasi-ideolojik karşıtlarının bile Kürtler karşısında kendisini destekleyeceğini iyi bilir. Demek ki asker-sivil, Fethullahçı-AKP’li, AKP’li-CHP’li, Türkiye-İran, ABD-Rusya olmak fark etmiyor. Konu Kürtler oldu mu hepsi bir ve Kürtlere karşı hepsi rahatlıkla birleşebiliyor.
Bu nedenle Kürdistan’da insanlık dışı baskı, işkence ve katliam rejimi rahatlıkla yürütülebiliyor. Yargı seçilmiş milletvekillerini ve belediye başkanlarını zindanlarda tutabiliyor, sokaklarda kadınlara ve çocuklara yönelik vahşet düzeyinde polis terörü uygulanabiliyor, çocuklar tutuklanıp hakaret dolu işkencelere tabi tutulabiliyor, cezaevlerinde yüzlerce hasta tutsak ölüme terk edilebiliyor, sokaklarda her gün kadınlar katledilebiliyor, vs.vs. Bu durum Kürtler üzerinde uygulanan kültürel soykırım rejiminin gerçekliğini ortaya koyuyor. Bu rejimi dün AKP ile Fethullahçılar ittifak halinde yürütüyorlardı, bugün ise Türkiye’de çatışsalar da Kürdistan’da yine birlikte ve kol kola yürütüyorlar. Özgürlük mücadelesi kesin zafer kazanana kadar da birlikte yürütmeye çalışacaklar!