İran genelkurmay başkanı, 1979’dan bu yana ilk defa Ankara’ya geldi. Üç gün sürecek olan bu seyahatın, turistik bir ziyaret olmadığı açıktır.

İran genelkurmay başkanı, meslektaşı dışında, MİT Müsteşarı H. Fidan ve Savunma Bakanı F. Işık’la da görüştü. En önemlisi de Kürtlere karşı tasarlanan savaşın fikir babası, planlayıcısı olan ve başkomutanı olmaya hazırlanan Erdoğan’la da görüşecek.

Neredeyse kırk yıldır yapılmayan bir görüşmenin bugün yapılması karşısında, ‘eniştem beni niye öptü’ diye sormaya gerek yok. İran genelkurmay başkanının gelişinin nedeni basına yansımıştır. Türk devleti, İran devletiyle birlikte Kürtlerin özgürleşme mücadelesine karşı, kapsamlı bir savaş planı üzerinde çalışmaktadırlar. İran genelkurmay başkanının gelişinin nedeni, Kürtlere karşı hazırlıkları yapılan bu savaşla ilgilidir. Diplomasının karanlık dehlizlerindeki bilgiler deşifre olsa, hiç kuşku yok, bu görüşmenin Türk devleti tarafından istendiğini ve bu istek üzerine gerçekleştiğini öğrenebiliriz.

Böyle bir görüşmeye mahkum olmaları anlaşılırdır. Her iki devletin varlıklarını doğrudan ilgilendiren temel problemleri Kürtlerin özgürleşmesinin yarattığı korkudur. Kürdistan’da işgalci konumunda bulunan, hem İran, hem de Türk devleti, önlenemez düzeyde gelişen Kürt özgürleşmesi karşısında paniğe kapılmış durumdadırlar. Böyle bir panik ve korku yaşamaktan haksız sayılmazlar. Çünkü bugüne kadar Kürtlerin özgürlük için yaptıkları isyan ve direnişleri bastırılmıştır. Ancak bugün artık bu devletler, Kürt özgürleşmesini önleyemeyeceklerinin korkusuyla paniklemiş bulunuyorlar.

G. Kürdistan’da bağımsızlık için referandum yapma kararının alması, Rojava’da sistemin kitleselleşmesi ve Türkiye Kürdistanında sürdürülen kararlı mücadele, bu iki devletin yöneticilerini çılgına çevirmektedir. Elbette sorun duygusal tepkilerle ele alınacak bir sorun değildir. O nedenle adı geçen devletlerin yetkilileri, Kürtlerin özgürlüğünü önlemek ve birlikte neler yapabileceklerini tartışmak için bu görüşmeyi planlamışlardır.

Anlaşılan o ki Türk ve İran devletleri, Kürt özgürlüğünü önlemek amacıyla, bundan önce olduğundan çok farklı yöntem ve biçimler üzerinde tartışmaktadırlar.

Çünkü bugün Kürtlerin elde ettiği imkanlar, yarattıkları kazanımlar, kitlesel güçleri ve örgütlülükleri ile sahip oldukları politik birikim, bundan önceki dönemlerin hiç birinden olmadığı kadar ilerdedir. Mevcut konjonktörde, Kürtlerin elde ettiği imkan, statü ve kazanımlar, geri dönüşü mümkün olamayacak kadar kökleşmiş ve ilerlemiş düzeydedir. Bugün Kürtler, ne Güney Kürdistan’dan, ne Rojava’dan ve ne de Kuzey Kürdistan’dan sahip olduklarından daha geriye düşemeyecek, kazandıkları statüleri ve olanakları koruyacak güce ve kararlılığa sahiptirler.

Bu gerçekliği gören Türk ve İran devletlerinden özellikle Türk devleti ve Erdoğan, bu gelişmeden, çok derinden ve iliklerine kadar etkilenmekte ve korkmaktadır. Kürtlerin özgürleşmesi, Türk devletinin bêkaası açısında temel tehlike olarak görülmektedir. O nedenle Kürtlerin özgürleşmesini önlemek, Türk devletinin, en acil, en temel ve en stratejik sorunu haline gelmiştir.

Verili duruma Türk devleti ve Erdoğan’ın izlediği politikalardan bakıldığından Kürt halkına ve özgürlük güçlerine karşı çok yönlü bir savaş hazırlığının yapıldığını düşünmek, yanlış olmayacaktır. Erdoğan’ın ve Türk devletinin ortaya koyduğu politika ve pratikler ve İran genel kurmay başkanının ziyareti, hazırlanılan bu savaşla ilgilidir.

Bugüne kadar denenmiş yöntemlerin, sürdürülen yoğun ve marazi saldırıların, istenen sonucu veremeyeceğini gören Türk devleti ve Erdoğan, İran devletiyle işbirliği yaparak, Kürtlere karşı kapsamlı bir savaşa hazırlanmaktadır. Tek başına sonuç alamayacağını düşündüğü bu savaşı, işgalci diğer devletlerle kuracağı bir savaş cephesiyle sürdürmek için çalışmaktadır. Erdoğan’ın kurmaya çalıştığı bu savaş cephesine, Irak merkezi hükümetinin ve Suriye devletinin de dahil edilmesi uzak ihtimaller değildir. Bu yarım ve gücünü kaybetmiş devletlerin, tarihsel Kürt düşmanlığı motivasyonuyla, İran’ın teşviki ve desteğiyle, kurulmak istenen savaş cephesinden yer almaları sağlanabilir. Veya buna zorlanabilirler.

Bütün bu hesaplar tutarsa, çekirdeğinden Türk devleti ile İran’ın olacağı, Irak ve Suriye’nin de içine alınmak isteneceği, Kürtlere karşı bir savaş cephesi kurulmuş olunacaktır.

Buna rağmen Türk devletinin, dört devletle birlikte Kürtlere karşı kurmaya çalıştığı bu savaş cephesinin kalabalıklığına bakıp kaygılanmaya gerek yok. Onların kalabalık olmaları güçlerinin tek tek yetmediğindendir. İkincisi, bu dörtlü çete devletlerin birbirleriyle uyumları hiç te kolay olamayacaktır. Bu devletlerin her birisinin bir başka kanlı ve karanlık hesabı vardır.

Bunlardan daha önemlisi, Kürtlerin mevcut birikimleri, kazanımları, örgütlülükleri, mücadele azim ve birikimleriyle elde ettikleri meşruiyetleridir. Bu denli güçlü bir halkı yenebileceklerini sanan haydut devletler kaybedecek, başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu’nun tüm ezilenleri kazanacaktır.