Demirel, süngü dürtüklenmesiyle iktidardan düşürüldükten sonra, kaybettiği koltuğa yeniden tırmanmasına ilişkin, kedine has başarısına ilişkin bir soruya cevabında, “söylenecek bir şey yok, gel diyorlar geliyoruz, git diyorlar gidiyoruz" diyerek, Türk tipi demokrasinin iflah olmaz sefaletini anlatıyordu...
Kürtlerin durumu da, Demirel’in gel-gitlerini andırıyordu. Biri, “siyasete gel" diyor, öteki de hapishane yolu gösteriyordu. Recep Tayyip Reis ise bu terör döngüsünü tam anlamıyla, delinin pösteki saymasına döndürmüştü…
Ancak, deli pöstekisi halleri yeni değil, başlangıcın devamıydı.
Ta başında, işleri düştüğünde, Kürtler iyi, hoş insanlardı. Sevabına öksüz başını okşar gibi, bu “iyi, hoş" insanları, “kardeş" diye bağırlarına basıp sırtlarını sıvazlayarak, “sana haklar, özgürlükler helal olsun" diyor, Lozan anlaşmasının bir maddesiyle, Kürt kimliği ve kültürünü teslim ettiğini dünyaya beş duyuruyorlardı.
Çünkü dönem, köprü başı zamanıydı. Köprüden karşı kıyıya geçene dek, ayıya dayı deme dalkavukluğu ise geçer akçeydi. Devlet tapusu için, “Kürt kardeşliği" şarttı.
Ankara’da, bu nedenle kardeşlik taklaları atılıyor, karınlarında diş gıcırdata gıcırdata Kürtlere gülümsüyorlardı.
Atatürk, Dersimli Hasan Hayri ve Bitlisli Yusuf Ziya Beyi karşısına alıp “milli kıyafetlerinizle meclise gelmek hakkınızdır, bunu kullanın" diyordu. İki Milletvekili ertesi gün, “şal û şepik" içinde, meclis kapısından giriyor, sonra da kimse itiraz etmiyordu. Ancak, Lozan köprüsü geçildikten sonra, ikisi de bölücülük suçlamasıyla idam ediliyordu.
Atatürk, yine “Kürtlere zorunlu sevgi ve kardeşçe kaynaşma" tertibinden, Dersim Milletvekili Diyap Ağa’yı, ulusal giysileri içinde, arabasına alıp fotoğraflar çektiriyor, birlikte gülümseyen fotoğrafları gazetelerde yayımlanıyordu.
Vakti geldiğinde, Diyap Ağa eceliyle öldüğü için kurtuluyor, ama bütün ailesi (35 kişi) 1938’de topluca katlediliyordu.
Desteklerine ihtiyaç kalmayan Kürtler artık düşmandı. Resmi söylemde ise onlar yoktu. Var olduklarını hatırlatan ıslık çalmak bile yasaktı. İroni değil, Musa Anter Kürtçe ıslık çalmaktan sorgulanacaktı.
Soğuk savaş yılları boyunca Kürtler, sadece ve yalnızca hapishane ile içkence tezgahlarında hatırlanıyordu. Bir de vergi almada, Kore ve Kıbrıs’da ölmede…
Ancak, tam Kürtler bastırılmış, teslim alınmış kabul edilirken başkaldırı patlak veriverdi. Üstelik şaşırtıcı biçimde, kabul görmüştü.
Dağlarda silahlar konuşurken, Kürt inkarı ve Kürtçe konuşma yasağı nafile çabaydı.
AKP iktidar olduğunda, kurulan partilerin kapatılması, seçilmişlerin tutuklanmasına rağmen, Kürt sivil siyaseti de etkin bir güçtü.
İktidar, Kürtleri karşıya alma yerine sırt sıvazlıyor, liderleri de “Allah tarafından yaratıldığı için, bütün insanları ve bu arada Kürtleri de sevdiklerini" söylüyordu.
Ama onları kullanamayacağını anladıkları gün, kanlı eli olarak ortada dikeldiler. IŞİD’in versiyonuydular.
TC tarihinde, hiç kimsenin yapmadığı zulüm, ilk defa bunlardan geldi. İlk defa, Kürt mabet ve mezarlıkları, bunların eliyle tahrip edildi. Heykeller, anıtlar, semboller yıkıldı. Diyarbakır, Sur, Cizre, Nusaybin, Silopi, Şırnak, Silvan başta olmak üzere 10 Kürt şehri topa tanka tutularak yıkıldı. Bu şehir insanları yurtsuzlaştı. Cizre’de 144 genç diri diri yakıldı. (Garip değil, gerçektir ki İslami terör çeteleri aynısını Ortadoğu’da yapıyordu.)
1920’lere dönüşle, Kürt kültür kurumları, yardımlaşma dernekleri yasaklanıyordu.
AKP İslamı, Kürtlerin oy verdikleri HDP’nin, “Türkiye'nin partisiyiz" beyanını da beğenmiyor, ek olarak Kürt silahlı hareketini terörist ilan etmeye zorluyorlardı. Ancak, istekleri kabul görmeyince, milletvekilleri gece yarısı baskınıyla, birer katil gibi yatağından bastırılıp zindana götürülüyor, kazara mahkemece serbest bırakılanlar azar üzerine yeniden yakalanıyor, kadın milletvekilleri (Ayla Akat ve Sebahat Tuncel) çamurda sürüklenerek tutuklanıyorlardı.
Her şey için, delilik alameti olan bir garip diktatörlük içindi. Diktatörlüğün ana kanunu, Türk halkının vicdanına sunulurken, karmaşa birbirine karışıyordu. Mafya şefleri, tezgahta mayalanan Faşist diktatörlük kanununa karşı çıkanları tehdit ediyor, sabıkalı katiller, öteki katilleri mahpushanede ziyaret edip Faşizme destek istiyorlardı. 1970’lerde, dinci ve ırkçı naralarla sokaklarda kimlik kontrolü yapıyorlardı.
Bir deli, Faşizm üzeri, pösteki sayıyordu. Ancak bir, iki, üç derken sayıyı unutup, “yeni baştan" ediyor, ötede polis askeri, asker polisi, ikisi bir olup Kürtleri yeniden tutukluyor, gazeteler içinden atılmış, emirle açlığa mahkum edilmişlerin listelerini yayımlıyordu.
***
BAŞ SAÐLIÐI
Sevgili Mahmut Önder, Kürdistan’ın avazı, Kürtlerin çığlığıydı ekranlarda.
O yok artık. Kürt halkının acısını paylaşıyorum…