Tunus’ta başlayan ve diktatörlüğü alaşağı eden başkaldırı Ortadoğu’yu altüst ederken, küresel ve bölgesel güç dengelerini değiştirdi. Mısır, Libya ve Yemen’deki yönetimler koltukları terketmek zorund akaldılar. Şimdi gözler Suriye üzerinde. Çünkü burdaki dönüşüm etnik, dinsel ve nüfuz alanı açıdan birçok ülkeyi etkileyecek. Mart 2011’de Dera’da başlayan isyan kent kent yayılırken, 1963’ten bu yana Baas partisi 1970’ten bu yana da Esad ailesi iktidarı bırakmamak için bütün gücünü seferber etmiş durumda. Sünniler, Nusayriler, Kürtler, Dürziler, Ermeniler, İsmaililer, Ezidiler, Türkmenler, Museviler, Filistinliler, Çerkeslerin yaşadığı ülkede halkların eşitliğini gözetmek yerine ordu-istihbarat sultasıyla baskıcı rejim birçok kentte katliamlar ve işkenceye devam ediyor. Muhalif örgüt ve partiler etrafında buluşan halk ise protestolarını sürdürüyor. Mezhesel ve etnik çatışma senaryoları, bölünme senaryoları konuşulur hale geldi. Müslüman Kardeşler etrafında oluşan Suriye Ulusal Konseyi ve Hür Suriye Ordusu, rejimin devrilmesi için çabalayan bölge ülkeler tarafından silahlandırılıyor. ABD, Türkiye, Fransa, Katar, Suudi Arabistan’ın başını çektiği blok uluslararası konferanslar düzenleyerek bir an önce müdahale ittifakları oluştumaya çalışıyor.
Ülkedeki ayaklanma ve Esad sonrasına hazırlanan Suriye’deki denklemde Kürtler kilit pozisyonda. Kürtlerin statüsü için öne çıkan Suriye’deki partilerden biri Demokratik Birlik Partisi (PYD) Türkiye, Irak ve İran’daki Kürtlerin gözü bu partinin üzerinde. Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) de gelişmeleri yakından takip ediyor. BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a Suriye’den yansıyanları, belirleyici olmak isteyen Türkiye’nin Suriye politikasını, Kürtlerin beklentilerini konuştuk.

Türkiye, İran, Irak, Lüban, Ürdün, Filistin, İsrail’i, Kürtleri yakından etkileyen Suriye’yi konuşmak istiyorum. Öncelikle şunu sorayım. BDP çevresinin Esad yönetimine ciddi itirazda bulunmadığı eleştirileri var...

Hayır, biz hiçbir zaman Esad’ın katliamcı zihniyetini, anti-demokratik, baskıcı, otoriter yönetim anlayışını asla desteklemedik bugüne kadar. Kaldı ki biz Esad rejimine karşı eleştirilerimizi dile getirdiğimiz dönemlerde Başbakan Tayyip Erdoğan, Esad’a ‘’kardeşim’’ diyordu ve Boğaz’da birlikte yat turu yapıyorlardı eşleriyle birlikte.

O zaman ‘’Sıfır sorun’’ deniyordu bu politikaya...

Tabii ki o zaman Esad başbakanın kardeşiydi. Ve aralarından su sızmıyordu. Ama BDP her halükarda Esad’a, Suriye rejimine karşı eleştirilerini yükseltiyordu. Sonrasında da gelişen katliamlara karşı da BDP hiçbir zaman sessiz kalmadı. Biz yaptığımız bütün açıklamalarda Meclis’teki konuşmalarımızda, dışarıda yapatığımız açıklamalarda Esad rejiminin yaptığı katliamların ve baskı politikasının asla kabul edilemeyeceğini belirttik. BDP’nin tavrı buydu. BDP diyor ki ‘Suriye halkı kendi geleceğini kendisi belirlemelidir.’ Ve uluslararası toplum da Suriye halına sadece bunun için destek olmalıdır. Yoksa müdahale işgal, egemenlik kurma, Esad sonrası rejimi şekillendirme ve denetimine alma konusundaki müdahaleleri BDP olarak desteklemedik. Biz tam tersine sürekli sert eleştirilerimizi sürdürdük.

Tunus’ta başlayıp yayılan isyanın dayandığı Suriye’nin etrafında oluşan deklemde Kürtler, Türkiye, ABD, Arap Birliği nereye oturuyor?
Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’daki gelişmeler I.Dünya Savaşı sonrasında bölgede yaşanan en kapsamlı siyasal gelişmelerdir. 100 yıl önceki, Kürtler bölgenin yeniden dizaynı, şekillenmesi sırasında temel bir aktör değildi. Daha çok figüran olarak müdahale edilen, engellenmeye çalışılan, iradesi kırılmaya çalışılan, dağınık örgütsüz bir halk durumundaydı. Ama şimdi bölgede yeni bir dizayn yaşanıyor. Bu defa Kürt halkı bütün bu aktörler içerisinde dikkate alınması gereken ve yeniden dizayn sürecinde rol oynayan bir aktöre dönüşmüş durumda. O nedenle Kürtlerin durumu her ne kadar bağımsız bir devletleri olmasa bile şu anda İran, Türkiye, İsrail kadar etkili bir aktör pozisyonunda. Halk olarak örgütlü güçleri olarak 40 milyon nüfusuyla, dinamik yapısıyla ve ulusal birliğe doğru atmış olduğu önemli adımlarla Kürt halkı artık Ortadoğu’da bir aktördür. Bu dönem ABD de İsrail de İran da Türkiye de kim olursa olsun artık Kürtleri dikkate almayan, Kürtlerin iradesini yok sayan bir yaklaşımı asla Kürtlere dayatamazlar. Şu anda Kürtler böylesi bir pozisyon yakalamış durumdalar.
Türkiye dış politikasında ideolojik davranıyor. İdeolojinin de özellikle mezhep boyutunu sürekli öne çıkarıyor. Yani Sünni mezhep yaklaşımı hem Suriye politikası hem Irak politikası hem İran politikasında veya diğer Arap ülkeleriyle ilişkiler konusunda belirleyici hale gelmiş durumda. Dolayısıyla bu mezhepçi yaklaşım, Ortadoğu’nun çok kültürlü, çok inançlı ve çok mezhepli yapısına ters geliyor. Türkiye’de de farklı mezhepler var, farklı etnik gruplar var. Türkiye hem içeride hem de dış politikada tekçi davranıyor. Suriye’de örneğin Sünnilerin iktidara gelmesi, Sünni yönetimin oluşması için çaba sarfediyor. Yine Bağdat’ta da Sünni bir yönetim şekillenmesi için çaba sarfediyordu. Bu da tehlikeli bir durumdur. Çünkü Ortadoğu aynı zamanda mezhep çatışması potansiyeli ve tehlikesini bağrında taşıyan bir aşamaya gelmiş durumda. Türkiye de bu tehlikeden uzak durmak istiyorsa mezhep tutan yaklaşımı, bir mezhebi öne çıkaran tutumu terketmelidir.

Başbakan Erdoğan ve Davutoğlu bu dönemde dış görüşmelerindeki en temel konulardından birisi Suriye. Güney Kore’deki nükleer zirvede ikili görüşmelerde de gündemdeydi. Zirve sonrası Erdoğan İran’a geçti. Bu diplomasinin sonucunu nasıl öngörüyorsunuz?

Ortadoğu’daki gelişmeler aslında Arapları, Farsları, Şiileri, Sünnileri de, bütün burdaki ülkelerin geleceğini çok yakından ilgilendiriyor. Sadece Kürtleri ilgilendiren gelişmeler değil. Yani Ortadoğu’daki bütün gelişmelerin tam merkezi Kürtler değil. Fakat bizler Kürt sorunuyla yakından ilgilendiğimiz için değerlendirmeleri tabii ki kendi cephemizden yapıyoruz. Türkiye’nin dış politikası geçmiş statükocu ve inkarcı yaklaşımı aşamadığı için Kürtleri düşman gören bir politikaya sıkışarak kalmış durumda. Türkiye’nin dış politilası şu anda ‘’Yani Kürtler yeryüzünün hiçbir parçasında bir hak bir statü elde etmesin’’ diye. Kürtlerle barışmamış bir Türkiye, Kürtleri sürekli düşman olarak gören bir Türkiye elbetteki dış politikada da enerjisinin büyük bir çoğunluğunu Kürt karşıtlığı üzerine kullanıyor. Bu çok yanlış bir politikadır. Biz Ortadoğu’daki gelişmeler başladığı günden bu yana şunun altını çiziyoruz: Türkiye’nin önce Kürtlerle barışması lazım. Kürtlerle barışmış bir Türkiye’nin, Ortadoğu’da yol alması mümkün değil. Şimdi düşünün Türkiye’nin doğu sınırında İran hudutlarında Kürdistan Eyaleti diye bir yer var. Güneyinde Federatif Kürdistan Bölgesi var, kimbilir belki de bağımsızlığını ilan edecek. Bağımsız bir devlete dönüşecek resmi bir Kürdistan bölgesi var. Öbür tarafta Suriye’de de özerk bir Kürdistan bölgesi resmi olarak kurulduğunda Türkiye’nin Ardahan’dan Hatay’a kadar bütün doğu ve güney sınırı resmi olarak Kürdistan olmuş olacak. Bu durumda Türkiye şöyle okuyor meseleyi: Etrafım düşmalarla çevrilmiş olacak diye düşünüyor. Çünkü Kürtleri düşman olarak görüyor. Oysa durum bu değil. Kürtlerle barışmak Türkiye’nin çıkarına olacağı için etrafı düşmalarlar değil dostlarla çevrilmiş olacak. Dost bir halkla çevrilmiş olacak. Ancak şu anda Türkiye büyük bir panik yaşıyor. Kürtler hak ve özgürlük kazanmasın, statü kazanmasın diye düşmana saldırır gibi Kürtlerin bütük kazanım girişimlerine karşı diplomatik atak geliştiriyor. Ki bu Türkiye’ye kesinlikle kaybettiren yanlış bir dış politikadır.

Fransa-İngiltere asrasındaki gizli 1916 Sykes-Picot Anlaşmasını, 1937 İran-Irak-Türkiye arasındaki Sadabad Paktı’nı, 1998 Adana Mutabakatı’nı, yani gerçeğe uymayan, halkları, kültürleri dışlayan sınır belirlemeleri ve koruyucu anlaşmaları görüyoruz. Suriye’de bu sistemi kıracak özgürlükçü bir dönüşüm mümkün mü?

Bahsettiğiniz bu anlaşmalar aslında Kürtlerin aleyhine yapılmış ve Kürtlerin dışında yapılmış emperyal güçler, egemen güçler arasında yapılmış anlaşmalardır. Ve hepsi de Kürtlerin kaderlerini belirlemiştir. Kürdistan’ın kaderini belirlemiştir. Bu anlaşmalar Kürdistan’ı bölen, Kürt halkını bölen ve statü haklarını gaspeden anlaşmalardır. İşte bahsettiğiniz en son Suriye-Türkiye arasında Adana Anlaşması Kürtlere karşı yapılmış bir anlaşma olarak güncelliğini koruyor. Fakat bölgedeki gelişmeler önemli ölçüde Kürtlerin lehine dönmüş durumda. Yani Kürt karşıtı ittifak zemini önemli ölçüde zayıflamıştır. Daha önce biliyorsunuz Türkiye, Irak, İran, Suriye rahatlıkla Kürtlere karşı ittifak geliştirebiliyordu. Ama şu anda bölgede böyle bir pozisyon yok. Suriye’nin içinde bulunduğu durum, İran’ın yaşadığı küresel düzeyde sıkınıtılar, Bağdat’ın içine düştüğü parçalanma riski ve iç kargaşa ve bütün bölgenin müdahalelik hale gelmesi Kürtlere yeni bir diplomatik manevra alanı açmış durumda. Ve Kürtler artık eğer çok bariz bir hata yapmazlarsa ve tabi ki ulusal birlikleri konusunda samimi bir işbirliği gerçekleştirirlerse Kürtlerin kaybedeceği değil kazanacağı bir döneme giriyoruz. O nedenle Suriye’de gerçekleşecek olası şekillenmelerin de çok fazla Kürtlerin aleyhine olacağını düşünmüyorum.
Esad rejimi er geç gidecektir. Esad rejiminin varlığını artık uzun süre devam ettirmesi mümkün değil. Günleri sayılıdır, ama bir ay ama bir yıl. Şu haliyle bile artık Kürt halkı Suriye’de kendi siyasal statüsünü, hak ve özgürlüklerini elde etme konusunda önemli bir mesafe katetmiştir. Çünkü ulusal birlik konusunda birlikte hareket etme konusunda belli mesafa katedilmiştir. Suriye muhalefeti de artık ordaki Kürt halkını dikkate almak durumunda. Bunun da farkındadırlar. Esad rejimi zaten Kürt halkına karşı mümkün olduğunca toleranslı davranmaya çalışıyor şu anda Suriye’de. O nedenle Kürt halkı her halükarda kazanacaktır Suriye’de.

AKP Hükümetinin ısrar ettiği konularından biri şu anda tampon bölge oluşturmayla müdahale seçenekleri... Bunun için uzun süredir diplomasi faaliyeti yürütüyor. Fiili olarak tampon bölge oluşturma mümkün mü?  Meclis kararı gerekiyor mu?

Suriye topraklarından Türkiye’ye yönelik herhangi bir saldırı olmadığı için Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne dayanarak veya NATO sözleşmesine dayanarak Suriye topraklarına girmesi yasal olarak mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden bir sınır ötesi harekat veya savaş kararı çıkarması gerekiyor. Hükümetin şu anda bir yetkisi yok. Meclis kendisine bu yetkiyi vermiş değil. Hükümetin elindeki tezkere Irak topraklarına operasyon yapmak için geçerli bir tezkeredir. Özellikle Kandil’e, Güney Kürdistan’a yönelik operasyon yetkisi hükümet almış durumda, ancak Suriye toprakları için böyle bir yetkisi yok. Bunun dışında Afganistan ve Somali’de asker bulundurma için yetki almış durumda. Suriye için tampon bölge de oluştursa veya fiili bir müdahale de gerçekleştirse Meclis’ten bu yetkiyi almak zorundadır. Biz bugüne kadar hiçbir savaş kararına hiçbir sınır ötesine asker gönderme kararına ‘’evet’’ demedik. Suriye’ye yönelik tampon bölge oluşturma, askeri müdahale seçeneği de BDP tarafından asla olumlu karşılanmaz. Biz bu konuda olumlu yaklaşmayız. Türkiye bu konuda hevesli görülüyor. Özellikle özerk bir Kürdistan oluşmasını engellemek adına orada 20 km içeriye doğru bir tampon bölge oluşturma konusunda ısralı talebi var, ancak tampon bölgeye Amerika başta olmak üzere birçok çevre karşı şimdi.

Müdahale bekliyor musunuz?
Bunu tahmin etmek zor. Ama röportajı yaptığımız saatlerde (28 Mart) Kara Kuvvetleri Komutanı (Org. Hayri Kıvrıkoğlu) Suriye sınırında inceleme yapıyordu. Dolayısıyla oradaki askeri hareketlilik uzun süredir oradaki askeri üslerin yeniden tadilatı, elden geçiriliyor olması, İncirlik Üssü’ndeki Amerikan hareketliliği oradaki askerlerin veya oradaki, askeri gücüna arttırıldığı yönündeki söylentiler özellikle Suriye sınırında bugüne kadar boşaltılmış olan bazı askeri binaların onarılıp yeniden askerlerin oraya yerleştirildiğine yönelik bilgiler gösteriyor ki bi yandan bu hazırlıklar yapılıyor. Öbür taraftan Kilis’te, Hatay’da mülteci kampları oluşturuldu. O nedenle Türkiye bir yandan da askeri müdahaleye hazırlanıyor. Fakat Esad rejimi özellikle BM’nin girişimiyle Rusya ve Çin’in de vetosu nedeniyle bu müdahale olasılığını mümkün olduğunca ertelemeye çalışıyor. Örneğin BM’nin Barış Planı’nı (Annan Planı) Esad’ın kabul etmesi zaman kazandıracaktır Esad’a. Dolayısıyla bir müddet daha bu Barış Palanı’nın işleyip işlemediği izlenecektir. Tahminim odur ki Barış Planı işlese de işlemese de Türkiye ve Amerika bu planın işlemediğine karar vereceklerdir. Daha başından itibaren zaten itibar etmediklerini belirtiyorlar Esad’ın sözüne. Belki de Obama’nın elini güçlendirecek bir pozisyon yakalama adına da Türkiye üzerinden bir müdahale gerçekleştirilebilir. Ya da Türkiye eliyle bir müdahale gerçekleştirilebilir.

Şimdi ordudan ciddi kaçışlar var, generaller kaçıyor. Siz konferanslar, heyetler, geziler vesilesiyle Suriye’deki Kürtlerle de temas kuruyorsunuz. Örneğin etkili Kürt partilerinden PYD ile de görüşüyorsunuz. İlk etapta darbe sözkonusu olabilir mi?

Başta halk ayaklanması ve gösteriler şeklinde devam eden muhalefetin artık silahlı halk muhalefetine dönüşmesi, büyük silahlı çatışmalara dönüşmesi şeklinde bir proje olduğu anlaşılıyor. Zaten Seul’de yapılan görüşmelerde de, gerek Erdoğan-Obama görüşmesinde de şu sonuca varılmış durumda. Muhalefet çok daha fazla desteklenecek. Aslında silah verme kararı alınmamış dense de ben askında el altından silahların zaten verildiğini, daha ağır silahların, büyük silahların da oradaki muhalefete verileceğini düşünüyorum. Özellikle Esad’ın ordusundan kopan Özgür Suriye Ordusu etrafında milis güçlerle Esad’a karşı ayaklanmayı alevlendirmek güçlendirmek isteyecekler. Ve içeriden Esad’ı devirmek isteyeceklerdir. Bu tutmazsa veya bunun etkili olmadığı görülürse dış müdahale seçeneği o zaman devreye girer diye düşünüyorum. Tabii Esad’a karşı bir darbe girişimi gerçekleşebilir. Ama bu şu anda zayıf bir ihtimal görünüyor. Hiçbir uluslararası güç, Türkiye dahil orada generallerin yönetimine izin vermez.

PYD özerklik inşası sürecinde olduğunu deklare ederken, Tunus Konferansı’nda Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Burhan Galyun, Kürtlerin özerklik gibi taleplerine karşı durmayacakaları yönünde argümanlar kullandı. Bunun bir karşılığı var mı?

Burhan Galyun’un o toplantıda ifade ettiği şey tabii ki önemliydi. Fakat Kürtlerin haklarını garantiye alan bir çerçeve çıkmadı ortaya Tunus’taki toplantıda. Sadece Kürtlerin özerk yönetimlerine saygı duyacaklarını belirttiler, ama konferans sonuç bildirgesine, mutabakat metnine veya protokole dönüşmedi bu. Yazılı bir taahhüt altına girmediler. Sadece Kürtlere sözlü olarak bu vaadedildi. Kürtlerin desteğini alabilmek açısından ilk etapta bunun ifade edilmiş olması belki anlamlıdır, ama bu hakkın şu anda garanti altına alındığını göremiyoruz. Tabii ki bu konuda nihai kararı verecek olanlar Suriye’deki Kürt örgütleridir. Biz onların vereceği her türlü kararı saygıyla karşılarız. Suriye Kürt muhalefeti nasıl hareket etmek istiyorsa elbetteki en doğrusunu onlar bilirler. Ama biz şu anda halihazırda Suriye Ulusal Konseyi tarafından ordaki Kürt halkının kazanımlarının tam garanti altına alındığını düşünmüyoruz. Halen riskler mevcuttur.

‘Devletler özgür referandum seçeneği sunabilir’

Kısa süre önce Diyarbakır’da ilk Kürt Ulusal Dil Konferansı yapıldı. Orada ‘’Tek alfabe’’, ‘’Kürtlerin ulusal program ve dil siyaseti’’ vurgusu vardı. Bu yıl İran, Irak, Türkiye, Suriye’deki Kürtler bu yıl Kürt Ulusal Konferansı’na hazırlanıyor. Siz nasıl bir programla konferansa gideceksiniz?
Kürt Ulusal Konferansı’yla ilgili BDP’nin esas beklentisi, oradan bütün Kürtlerin, Kürdistan’ın bütün parçalarında yaşayanların, bütün halkların birlikte hareket edebilecekleri bir yol haritası, bir perspektifin, bir kurumsal yapının çıkması, ve özellikle Kürt halkının kazanımlarının nasıl çoğaltılacağı ve nasıl güvence altına alınacağı konusunda bir ulusal birliğin yakalanmasıdır. BDP’nin asgari beklentisi budur. Ve biz o konferansa hazırlanırken Türkiye’deki Kürt örgütleriyle bir arada ortak bir tutum ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar birkaç toplantı ve ön konferans da geçekleştirdik. Bunlar tabii ki önemliydi, bazı mesafeler katedildi.
Ulusal birlik konusunda hem Türkiye’de hem de Kürdistan’ın dört parçasında da heyecanlı bir bekleyiş var. Fakat bütün Kürt partilerinin veya örgütlerinin bu konuda bu konferans aynı ciddiyet ve aynı beklentiyle yaklaştığını söylemek mümkün değil. Çünkü bu konferansı özellikle Kürdistan üzerinde egemeneliği olan devletler ve bazı uluslararası güçler tarafından yönlendirilme ve maniple edilmeye çalışıyor. Yani bu konferansı şuraya sıkıştırılmaya çalışılıyor: ‘Bu konferansta PKK’ye silah bırak çağrısı çıkmalı.’ Ki biz bunu doğru bulmuyoruz. Çünkü konferansın işi konferansın görevi PKK’ye silah bıraktırmak değildir. Konferansın işi Kürt halkının kazanımlarını büyütecek taktikleri, stratejileri belirlemek ve bu kazanımları garantiye alacak bir yapılanmayı bir örgütlülüğü yaratmaktır. Tartışmaları oraya kilitler orda onun dışına çıkılmazsa zaten o konferansın yapılması imkansız hale gelir. Bu nedenle biz konferansı önemsiyoruz, ama herkesin, bütün Kürt örgütlerinin partisel çıkarları, partizan çıkarları bir kenara bırakması artık bütün Kürt halkının ortak çıkarları etrafında konferans ayaklaşması gerektiğini düşünüyorum.

Suriye, İran, Irak ve Türkiye’de Kürt kentlerinde referandum kolaylaştırıcı bir seçenek olur mu, gündeminizde olacak mı?

İç konferanslar ve Konferans Hazırlık Komitesi çalışmalarının güçlü yapılması lazım. Dışarıdan müdahahaleleri önlemesi lazım. Olası büyük siyasi gelişmelere hazırlıklı olması lazım. Örneğin Esad’ın devrilmesi durumunda, İran, Türkiye’deki yeni gelişmeler durumunda nasıl davranacağına dair perspektif sahibi olması lazım. Savaşın, çatışmaların büyümesi durumunda geri adım atmaması lazım konferansın. Savaş tırmansa bile konferans belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde yapılmalı. Devletler Kürtler için adil bir referandum koyarlarsa referandum bir seçenektir. Hazırlıkları özgür, adil şekilde yapılırsa referandum seçenektir. Dışarıdan müdahalelere yer verilmeden yapılması lazım.


M. ALİ ÇELEBİ