En temel sorun Türk tarafının ılımlı sayılabilecek ve muhafazakar kesimlerinden Kürt sorununun çözümüne gelen desteğin “Kürtlerin ehlileştirilmesi” konsepti üzerine kurulu olması. Bu konsepte göre sürecin sonunda bayrak önünde esas duruşta İstiklal Marşı okuyan Kürt elde edilecek. Kürtler merkezi idare çerçevesinde kendilerine sunulan asgari hakları kabul edecek ve Ankara’ya biat edecek. Sonra da hep beraber oturup bugüne kadar savaşa harcanmış 400 milyar Doları oturup afiyetle yiyeceğiz.
Birincisi Kürtler geldikleri aşama göz önüne alındığında öyle Ankara’nın istediği şekilde “ehlileşme” söz konusu bile olamaz.
İkincisi Kürtler devletle “ortak” olmadıkça ortak değerler, ortak sembollerin içten kabulü mümkün değil. Bugünün koşullarında Kürt mücadelesine bir yerinden bulaşmış herhangi bir Kürt’ün eline bayrak verip sallatabilir misiniz?
Üçüncüsü Kürtler asgari hakları da kabul etmez. Kürtler Kürt olarak tanındıkları, bir halkın kendi kültürel ve toplumsal değerlerini yaşatabileceği tüm araçları ve bu araçlar üzerinde irade ve denetim gücüne sahip bir mekanizma istiyor.
Dördüncüsü de o 400 milyar Doları kimseye yedirmezler.
Kürtlerle Türkiye arasındaki çatışma, bugünlerde Ankara’da hayal edilen sonuçla, vaatlerle nihayetlenebilecek kadar basit niteliğe sahip bir savaş değildi, değildir.
Kürt mücadelesi Türkiye Cumhuriyetinin üzerine bina edildiği ulus devlet temeline ve onun dayanaklarına karşı veriliyor. 90 yıllık bir devletin niteliğinin değişmesi öyle basit bir iş değil, bu dönüşümü sağlamak da hiçbir şekilde kolay olmayacak.
***
Peki olur mu? Olur tabii ki. Bunun dünyada bir sürü örneği var.Güney Afrika’da çözümden iki yıl önce birine ileride siyahlar ve beyazlar aynı milli marşı söyleyecek aynı bayrağı sallayacak deseydiniz anında deli damgası yerdiniz.
Kuzey İrlanda’da bırakın cumhuriyetçiler ile birlikçilerin bayraklarının yanyana damgalanmasını düşünmeyi sokakta bir cumhuriyetçi ile bir birlikçinin yanyana yürümesi bile düşünülemezdi.
Nepal’de Kralın Maocularla masaya oturup tahtından vazgeçmesi hayal bile edilemezdi.
***
Olmaz mı? Olmayabilir de... Bunun da bir dolu örneği var. Sri Lanka ve Kolombiya’daki barış süreçlerinin nasıl baltalandığını biliyoruz. İsrail’in eski Başbakanı Ehud Barak ile Filistin lideri Yaser Arafat’ın Camp David’deki kapıda birbirlerine yol vermek için nasıl “güreştiklerinin” görüntüleri hala hafızalardaki tazeliğini koruyor.Ehud Barak tüm dünyanın umutlandığı sürecin üzerinden daha 5 yıl geçmeden Gazze Operasyonunun, Batı Şeria’daki saldırıların emirlerini verdi. Arafat ise Ramallah’taki karargahında İsrail tanklarının kuşatmasında yıllarca yaşadı.
***
Başarılı ya da başarısız olsun tüm bu barış süreçlerinin ortak noktası hep tarafların hassasiyetlerinden dem vurulup sorunların esas kaynağından uzakta seyredilmesidir. Gecikmeler ve başarısızlıkların en önemli nedeni budur. Hassasiyetlerin bu kadar ön planda tutulması süreci her şekilde çıkmaza götürür.Hassasiyetler “savaş bitsin ekonomik atılım yaparız”, “2023’te dünya gücü oluruz” diyerek de aşılmaz. Kürtler üzerinde egemenliğin sürmesi, egemenliğin kabul ettirilmesi yönündeki hassasiyetler süreci boşa çıkartacak en büyük tehlike konumunda.