İsmail Saymaz, Türk ırkçılığının son genel taarruzu olan, 7-8 Eylül 2015 tarihli barbarlığın, Kırşehir sayfasının Gül Kitabevi kesidini yayımladı, Radikal’de.
Kimileri için, "milli ve yerli" ruh erdeminin doruklarda şan ve şerefle kanatlanmasıydı, bu iki gün.
Kıyıcı, yok edici ruhu kim yarattı, nereden çıkıp nasıl oluştu demeyin, o hep vardı. Ancak uyuşuk, uyutulmuş kenarda bağlı tutuluyordu. Yakın Türk tarihi tanıktır ki, (tarih sayısız örnekle doludur) kandan kına için değil, kanda banyo için, luzumat hasıl olduğunda ipleri çözülüyor, serbest bırakılıyordu.
Kürtleri terbiye etme, haddini aşıp talepte bulunanları bastırma lüzumu hasıl olunca, 7-8 Eylül 2015 tarihlerinde, Karadeniz’de, Trakya’da, Marmara, Ege, Akdeniz ve Anadolu içlerinde, ırkçı ruhun tasması çözülüp, öfkesi sokağa salındı. Kürtler, onlar yoksa dostları ve dünyaya insanca gülümseyerek bakan kim varsa, hedef alındı.
İki gün ve gece boyunca, eşkıya hükümdar, can alıp, hayat bağışlayan ölümün efendisiydi. Medyanın tesbitlerine göre şehir ve kasabalarda 400 kadar taarruzda en az iki kişiyi katlettiler, kuşattıkları evleri, iş yerlerini, HDP binalarını soyduktan sonra yaktılar. Geçtikleri yerlerde, geride enkaz ve yaraları kanayan insanlar bıraktılar.
Hücum cephelerinden biri olan Kırşehir, 1800’ler sürgünü Kürtlerinin yerleşim alanlarından biriydi. Kürt mahallelerini kuşatıp, HDP binasını tahrip ettikten sonra, hırsızlık ve soygun için çarşıya yönelip, Gül Kitabevi'ni sardılar.
Kitap, "milli, yerli tek millet, tek bayrak" naralı, "Allahu ekber" sloganlı faşistlerin baş düşmanıdır. Mussolini 1922’de Roma sokaklarında yerlerde sürüklüyor, Hitler rejimi 1933’de törensellikle kitap yakıyor, IŞİD de aynı yolu izliyordu.
Bunların yaptıklarını, İsmail Saymaz’ın yayımladığı görüntülerde, bir kere daha seyrettim, dehşet içinde kalarak. Yok ediciler, burada da Türk bayrağına sarınmışlardı. Hırsızlık, talan yapıyor, kitap raflarını deviriyor, binayı ateşe veriyorlardı.
Sokağa çıkan Kürde zehirli gaz, kimyasal karıştırılmış tazyikli su ve kurşunla yanaşan polis ortalıkta yok, devletin adalet gücü kayıptı. Allahı adını kirletip, "Allahu ekber" diye bağırarak insanlığımıza saldıran İslamo Faşistleri seyrederken, "acaba, bunların içinden kimler ya da kaç tane yeni büyük Türk büyüğü çıkacak?" diye düşündüm:
Çünkü, kitap ve kültür düşmanlığının orta yere serildiği benzeri olaylar, "milli ve yerli Türk" görünme yarışına çıkan siyasetçilerin ilk gösteri alanıydı. Bu gibi olayla göz doldurup, doruklara koşuyorlardı.
Örnek mi istersiniz? 1944 yılında, tahrip ve talana uğrayan Tan Gazetesinin failleri arasından Bakanlar, ünlü yazarlar, hatta Cumhurbaşkanı bile çıktı.
İstanbul’daki 6-7 Eylül 1955 saldırısı, Türk zenginleri dünyasına yeni üyeler kattı.
1978’deki Çorum, Maraş, Sivas ve ikinci Sivas (Madımak) Katliamlarının kimi sanıkları, daha sonra siyasetin yeni aktörleri arasına arasına karıştılar.
Faşist şiddet, bu coğrafyada kimileri için, "milli ve yerli" olma sınavını başarıyla geçtiğinin belgesiydi. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin işkence sanıkları ve kimi yargıçları, bu şöhretleriyle milletvekili seçiliyor, Bakan oluyorlardı. Komiserler vali, kimileri Kürdistan'da valilerin baş valisi…
Kalabalıkların valisi, bakan bile oldu. Bütün bu olayların temeli çıkardı. Talan, başkasının malı, mülke konmanın en kolay, hafızalarda en kestirme yoldu. "Milli ve yerli" görünme ise talancılığın örtüsüydü. Elleri bayraklı, "allahu ekber" naralı çetelerin başı ölünce, anıt mezarlara yatırılıyordu.
Böyleydi, bu topraklar.
İlk defa, AKP rejiminde, Kürtleri öldürme, onlara iyilik olarak sunuluyordu. Öldürerek sevme daha önce hiç bir iktidar tarafından dile getirilmemişti.
Cumhurbaşkanı Recep Erdoğan geçenlerde, televizyonda yayımlanan konuşmasında, "milli ve yerli" kafalara müjde tertibinden, "hava harekatlarıyla ikibinden fazla teröristi etkisiz hale getirdik" diyordu.
He ne bekliyorsa, verisiz, kanıtsız, belgesiz, dayanktan yoksun bir propaganda söylemiydi, bu. Bundan beklediği çıkar kendisinin olsun. Ancak, "etkisizleştirme" katletme demekti. Terörist dedikleri de Kürt gençleriydi.
Katli halkına müjde olarak sunuyordu. Daha önce, yok edicilikten, kıra kıra bitirmeden söz eden Cumhurbaşkanları çıktı, ama hiç biri böyle rakamsal müjdelerle övünmedi.
Hel hele Kürtlerin katli ile kimse Kürdü sevmeye çıkmadı. O rakamı söylerken yüzü, övünçle güleçti. Rakamdan çok dehşet verici olan yüzünün aldığı huzurlu şekildi.
Sineklerin kırımından söz ediyor gibi konuşuyordu. Bu kafadan ürktüm.
Oysa sözünü ettiği o gençler, derin sorunlarıyla yaralı, bir halkın çocukları, kendisinin de yurttaşlarıydı. Kendisi baba, eşi Emine anne ya, onların da anaları babaları vardı. Kardeşleri, yakın akrabaları, sevenleri…
Anlamaz, ama yine de söyleyeyim onlar, bir halkın delali, delalisi, yine sevgi ve mücadelelerinde saygı beklemiyorum, ancak kendisinin de yurttaşlarıydı.
Belki, bulunduğu makam açısından anlam biçer diye söyleyeyim: milyonlarca seçmenin çocukları ve her biri birer hayattı. vardı. Hayalleri olan gencecik insan…
İsmail Saymaz’ın yayımladığı görüntüleri izlerken, hep düşündüm:
"Milli ve yerli diye diye ruhlara zehir ekerek, insanlıktan çıplak ettiler, bu toprakları…"