‘Ger dê hebûya me ittifaqek/ vêk ra bikira me inqiyadek.” Ehmedê Xanê’nin birlik niyaz ettiği bu yakarışlarının üzerinden üç yüzyıl geçti neredeyse. Kendini üstadı sani olarak lanse eden Haci Qadirê Koyî’nin “Lem beyne ittifaqê peyda biken be merdî/Ferqî nebe şiwan û cotyar û mir û gawan” dizeleriyle kendini birlik için parçaladığı zamanlar üzerinden ise yüz yılı aşkın bir zaman geçti.
Yüzyıllara dayanan bu birlik çağrılarının sürekli akim kalması hayli düşündürücü. Peki ama Kürtlerin birliğinden söz etmek neden hala iyi niyetli bir tebessümden ibaret? Günümüzde ulusal kongre çalışmalarının, Rojava’ya yaklaşım tarzının ve Irak Kürdistanı’nın giderek saldırıya açık hale gelmesinin birlik tartışmalarına yeni bir ruh yüklediği aşikar. Fakat bu tartışmaların üç yüz yıldır hala bir arpa boyu yola dönüşememesi esas mesele. 
Aslına bakılırsa yüz yıl önce Osmanlı’nın üzerlerine çökeceğini sezen aydınların sihirli çözümleriydi Kürt ittihadı. Ama yalnızca ulusal felaketlerin ya arifesinde ya neticesinde hatırlanan talihsiz bir sihir. Ne var ki bu ittihat bir yanıyla Kürt ittihadı ise öbür yanıyla Osmanlıya duyulan itaatin de ittihadıydı. İlk Kürt örgütü Azmi Kavi Cemiyeti’nden, Kürdistan Teali Cemiyeti’ne Osmanlı‘daki Kürt örgütlerinin hemen hepsinin Kürt birliğine bigane kaldığı sır değil. Bunun yerine, mesela ikinci kurulan örgüt olan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’nin nizamnamesinde “ittihadi Osmani”nin altı çizilmesi epey manidar. Buna rağmen dönemin neşriyatında Kürt birliği gözde konulardan biri olma özelliğine sahip. Halil Hayali, derneğin neşriyatında I. Dünya Savaşı‘ndan hemen önce “Kürtlere ittihat kurmak suretiyle şerefini yüceltme çağrısı yaptığında” Kürtler ittihatçılarla, “ittihat yapma” peşindeydi ne yazık ki. Fakat bu çağrının muhatabının sıradan Kürtler değil de ümera olması daha bir şaşırtıcı. Ne var ki bu sözler belki Kürt ittihadı çağrısıydı, fakat bu ittihat fikrinin aynı zamanda Osmanlı’ya Kürt katılımını garantiye alan bir “iltihak” olduğu da tartışmasız.
1918’e gelindiğinde Osmanlı enkazdı artık. Enkazdan sağ olarak çıkmak için sihirli kelime gündemdeydi yine. Ebdirrehim Rehmi “Jîn” dergisinde “amacımız tüm halklardan geride kalmış bir halk olarak birlik içinde ilerlemek. Eğer birlik olamayacaksak bizim arkamızdan Fatiha ve Yasin okuma vakti” derken haklıydı elhak. Ne var ki Jîn tayfasının fantastik kalemlerinin birlikten murat ettiği şey; çoğunlukla Kürt hakim sınıfların kendi aralarında kuracağı çıkar birliğiydi yalnızca. Ulusal birlikten kasıt; bir çeşit aristokratik koalisyon görünümü veren hanedan birliğiydi elbette. Basitleştirirsek eğer; Bedirhan ailesi ile Nehri ailesinin çıkarları uyuşup birlikte hareket ettiğinde iflah olacaktı Kürtler.
İşin gerçeği bir avuç aydının ittihat fikri sadece İstanbul’un seçkin elitlerinin yan yana dizilmesi çağrısıydı her halükarda. Jîn yazarlarının birlik namına ikinci hatası, savaş sonrası İngiliz-Fransız birliğinden duydukları abartılı medetti belli ki. Wilson ilkeleri Kürt entelijensiyasının başını o kadar döndürmüştü ki, sonunda dayanamayıp onlara ikaz bayrağını gösteren Abdullah Cevdet’ti. Cevdet’e göre “Kürdistan’a gidilip halkın okullar eliyle aydınlatılması ve örgütlenmesi Kürt aydınları için ertelenemeyecek kadar önemliydi. Ancak bu şekilde Kürt birliği gerçekleşebilirdi.”
Ezcümle Kürt aydınları Kürt ulusal birliğini kurmak bir tarafa, iki aile arasındaki birliği sağlamaktan bile acizdi işin gerçeği. İngiliz-Fransız birliğinden de Kürtlere bir şey düşmeyince, Sykes-Picot eliyle Kürdistan’ın dörde bölünmesi ve ardından Şeyh Mahmud direnişine Seyyid Taha’nın çomak sokmaya kalkışması, siyaseten birlik fikrine okunan son fatihaydı ne yazık ki. Kürt birliği için yola çıkan aydınların, birliği sağlamak bir yana bir anda Kürdistan’ın dört parçaya bölünmesiyle yüzleşmeleri epey dramatik. Velhasıl Kürt birliğine ek olarak Kürdistan’ın birliği sorunu da vardı artık.
Ne var ki her iki meseleyi gündemleştiren bir yazıyı beklemek için çeyrek yüzyılın geçmesi gerekecekti. 1944 yılında “Roja Nû” gazetesinde Kürt birliğinin sorunlarını ve çözümlerini irdeleyen neredeyse manifesto kıvamında bir makale kaleme almıştı Hesen Hişyar. “Kürtlerin birliği nedir ve ne şekilde olacak” sorusunu gündemleştiren Hişyar’ın yazısı bu konuda o tarihe kadar yazılan en kapsamlı yazı olma özelliğine sahip. Hişyar isabetli bir şekilde esas olarak coğrafi parçalanmışlığı alır odağa. Kürt birliği için dört parçanın modüler potansiyeline dikkatimizi çeken yazar, öngörülü bir strateji ile birlik fikrinin gerçekleşmesi için aydınlara topu atar. Parçalar özerk olabilir ama ortak bir ülkü etrafında mobilize olmak koşuluyla. Parçalardaki bazı kişilerin hanedan siyasetine, hırs ve kariyer merakına Kürdistan feda edilmemeli ona göre. Bu şekilde Hişyar’ın umudunu parçacı siyasetlerden çok parça üstü fikirlerle bütünü savunacak olan aydın tavrına bağladığı açık.
Kürdistan’ın özgürlüğü fikrini savunan Hişyar’a göre partiler kendi öz çıkarını Kürdistan çıkarının önüne koyarsa aydınlar buna müdahale etmeli, olmazsa bu yapılar terk edilmeli. Ne var ki Hesen Hişyar’ın makalesinde belki de temel zaaf “hevalbend” olarak tanımladığı II. Dünya Savaşı galiplerinden beklediği ahde vefa duygusu. Hişyar, savaş sonrası muhtemel barış oturumlarında Kürdistan delegelerine sofrada yer açılacağından neredeyse emin. Ne var ki “hevalbend”lerin Kürtlerin hevali olmadığını kısa zamanda acıyla tecrübe edecekti Hişyar. Buna rağmen Hişyar’ın birlik için aydınları göreve çağırması, ulus inşa süreçlerinden aşina olduğumuz üzere halk birliğinin sağlanması için aydın bir zümrenin mutlak surette var olması gerektiği tespitiyle büyük oranda uyumlu. Ne var ki literatüre bakarsak; aydınlara ek olarak birliği forse edecek bir orta sınıf da bu iş için elzem. Hesen Hişyar’ın bu anlamda aydınları ulusal birlik için göreve çağırmaları isabetli. Ne var ki birlik fikrine ruhunu veren orta sınıfların Kürdistan’da henüz güçlü olmaması yüzünden bu çabasının akim kalması ise Kürtlerin talihsizliği.
Hülasa introya alınan nostaljik dizelerin birliğe duyulan özlemi imlediği açık. Ne var ki bugün Kürt birliğinden bahsetmek tek başına Kürtlerin devletli hale gelmesi meselesi değil. Haci Qadirê Koyî’nin “şiwan ve cotkar” gibi ezilenlerin altını çizmesinin bugün için taşıdığı anlam epey farklı. Bu dizelerin de ima ettiği üzere bugün Kürt birliğinden bahsetmek, sistem karşıtı muhalif bir zemine göz kırpmak demek. Ve nihayet bugün Kürt birliğinden bahsetmek, aristokratik bir hükümranlık hakkı için insan toplamak değil, ezilenlerin modern dünya sistemine karşı saflarını sıklaştırması demek.  Belki de tam da bu yüzden güneyli şair Piremêrd’i hatırlamalı: “iqbali mulk û milleti û tedbiri ittihat/sermaye-i felahet û tefriqi xêr û şer.”