Kürtlerin Heval Monikası

Kadın Haberleri —

25 Ekim 2020 Pazar - 23:00

  • Almanya Federal Parlamentosu’nda 20 yıla yakın milletvekili danışmanlığı yapan, Yeşiller ve Sol Parti’de çalışan, meclis dışında da antifaşist ve feminist mücadelede yer alan Monika Morres, 30 yıldır Kürtlerin kriminalize edilmesine karşı mücadele ediyor.

DÎLAN KARACADAĞ

Monika Morres, PKK yasağına ilk günden tanıklık eden, 30 yıldır Kürt halkının kriminalize edilmesine karşı mücadele yürüten bir siyaset bilimci. Uzun yıllardan beri AZADÎ Hukuk Bürosu çalışanı olarak Avrupa’da insan hakları mücadelesi yürütüyor.
Kürtlerin yakın tarihinin canlı tanığı, 73 yıllık bir insan hakları çınarı. Uluslararası komplo sonrası başladığı mücadele meyvelerini vermeye başladı, Avrupalı birçok çevre PKK yasaklarının anlamsızlığını ifade eder oldu.
AZADÎ Hukuk Bürosu çalışanı/temsilcisi/başkanı Morres ile 1996 yılından bu yana Avrupa’daki Kürtlerin uğradığı hak gasplarına karşı verdiği mücadele, 129a-b yargılamalarını, Almanya’daki PKK soruşturmalarını ve ne yapılabileceğini konuştuk.

Ne zamandır AZADÎ Hukuk Bürosu’nda yer alıyorsunuz?

Ulusal ve uluslararası anlamda olağanüstü günlerde, bundan 21 yıl önce, Şubat 1999’da Abdullah Öcalan’ın bir istihbarat eylemi sonucunda Kenya’dan Türkiye’ye kaçırıldığı dönemde AZADÎ Hukuk Bürosu’nda çalışmaya başladım.

Sizin buradaki pozisyonunuz nedir?

AZADÎ’de klasik anlamda hiyerarşi olmadığı için bir “pozisyon” söz konusu değil. İş dağılımını birlikte yapıyoruz, herkes işin bir ucundan tutuyor. Arkadaşlarımızın farklı işleri de var, yeterince zaman ayıramıyorlar. Kurumun işlerine doğal olarak ben yoğunlaşıyorum. Almanya’da kurum dışından bizimle birlikte çalışanlar ve dayanışma içerisinde olanlar da var. Her halükarda, birlikte faydalı ve motive edici çalışmanın yol ve yöntemini bulduk.
Bunun yanı sıra basın açıklamaları yazıyor, aylık çıkan AZADÎ-İnfo bildirileri hazırlıyorum. Bir dizi destek, dayanışma, fon başvuruları ve siyasi tutsaklar ile ilgili organizasyon işleriyle de ilgileniyorum.

Hikayenize gelirsek; sizi tanımayan okurlarımız için kendinizi nasıl tanıtırsınız?

Anne tarafım Rheinland bölgesinden, baba tarafım ise Siebenbürgen; yani bugünün Romanyası’ndan. 12. ve 13. yüzyıllarda Alman göçmenlerin Siebenbürgen’e göçü başladı. Macaristan tarafından ülkeyi doğu saldırılarına karşı savaşmak için çağrıldılar. Bunun için de İkinci Anders tarafından mükafatlandırıldılar. Göçmenler orada Kronstadt, Hermannstadt veya Klausenburg gibi şehirler inşa etti. Daha sonraki yüzyıllarda farklı göç dalgaları başladı. Birçok Protestan, Avusturya Arşidüklüğünden geldi. 1920'de Trianon Antlaşması, Transilvanya'nın Romanya tarafından ele geçirilmesini şart koştu ve daha sonra Birleşik Romanya devleti gelişti. Transilvanya'da (Ermeniler dahil) birçok etnik gruba karşı hoşgörü ciddi şekilde bozuldu.Teorik olarak, onlara daha kapsamlı haklar verildi ancak pratikte uygulanmadı.

‘Morres’ soyadı nereden geliyor peki?

Bu bir Fransız-Belçikalı ismi; "Maurice" soyadının zamanla "Morres" olarak değiştirildiği söyleniyor. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyorum. Büyükannem Alice bir matematik profesörüydü. O dönem için olağanüstüydü. Büyükbabam Hermann Morres bir sanat tarihi profesörü, sanat eğitimcisi, besteci ve tanınmış bir ressamdı. Ayrıca düzenli olarak "Kronstädter Zeitung" ve "Siebenbürgisch-Deutsche Tageblatt" için yazılar yazardı. Hala elimde 1913 ve 1918'den kalma gazete küpürleri var. Ailem Kronstadt'ta yaşıyordu. Büyükbabam 1971’te vefat etti ve ölene kadar orada kaldı; büyükannem ise Romanya'dan Batı Almanya'ya gitti. Annem bir ayakkabı dükkanı sahibi olan kunduracının kızıydı ve 1930'larda küçük kasabayı terk etmesine ve sekreterlik eğitimi için Münih'e gitmesine "izin" verildi. Bu, o zamanlar hafife alınabilecek bir şey değildi. Orada, Münih'te mimarlık okuyan babamla tanıştı. Savaş sırasında Finlandiya'da asker olarak kullanıldı ve çok erken başından vurularak yaralandı; bir gözünü kaybetti. Savaştan sonra ikisi de Rheinland'a döndüler ve yeni bir hayat kurmaya çalıştılar.
Ben 1947'de doğdum, beş yıl sonra kardeşim doğdu. Bu arada, ailem ve erkek kardeşim - ve dolayısıyla çekirdek ailem - maalesef öldü.

Evli misiniz?

İki kez evlendim, ayrıldım.

Ne okudunuz?

Okul günlerimi bir Katolik manastır okulunda geçirdim; otoriter ve baskıcı sistem olduğu için çocukken bana işkence gibi geliyordu. Bu da bende çok erken yaşta bir direniş tavrı uyandırdı. Defalarca aileme mektup gönderildi ve okuldan atılma uyarıları alıyordum. Sonuna kadar dayandım.

Çocukken ne olmak isterdiniz?

Arkeoloji okumak isterdim ama maddi imkansızlıktan dolayı bu mümkün olmadı. Ben de gönülsüzce eğitimini idare alanında tamamladım ve İçişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başladım. 22 yaşındaydım ve benim için olağanüstü ilginç ve hareketli bir dönem başladı. Olumlu-olumsuz çok şey kattı bana ve siyasi olaylara, ihtilaflara, gelişmelere ve “büyük siyasetin” “perde arkasına bakma” şansım oldu.

  • Dün gibi hatırlıyorum, 1970 sonlarıydı. Bir cumartesi günü karnavalda genç bir adamla tanıştım. Israrla Türk olmadığını, Kürt olduğunu söylüyordu. Kürt mü? Neydi Kürt, kimdir bu Kürtler? Artık merak etmeye başlamıştım ve onunla birlikte tanımaya başladım.

Kürtlerle nasıl tanıştığınızı anlatır mısınız?

Ah ah… 73 yaşındayım ve anlatmak için onyıllarca geriye dönmeliyiz… Buna rağmen dün gibi hatırlıyorum. 1970 sonlarıydı. Bir cumartesi günü karnavalda genç bir adamla tanıştım. Israrla Türk olmadığını, Kürt olduğunu söylüyordu. Kürt mü? Neydi Kürt, kimdir bu Kürtler? Artık merak etmeye başlamıştım ve onunla birlikte tanımaya başladım. Konuya ilişkin kitapçı ve kütüphaneleri gezdim, en son Karl May'ın "Vahşi Kürdistan İçlerinde" kitabında araştırmam sona erdi. Oysa ben özel olarak literatürü arıyordum, bulamadım. Israrlı çabam sonucu araştırmalarımda başarılı oldum.

AZADÎ’de görev almadan önce ne ile meşguldünüz?

Çok farklı siyasi alanlarda çalıştım. Federal Meclis’te 20 yıla yakın milletvekili danışmanı ve asistanı olarak fraksiyonlarda çalıştım. Benim için 1983’te ilk kez meclise giren Yeşiller’in o ilk zamanları çok enteresandı. Yine aynı şekilde 1984’te Feminat (kadın meclisi) kurulduğu dönemi de çok heyecan verici buluyorum. 6 kadından oluşan bir fraksiyon. Tarihi bir andı. Daha önce hiç böyle olmamıştı ve erkek vekiller delirmek üzereydi. Daha sonra Dışişleri Bakanı olacak olan Josef Fischer (Joschka diyorlar), Bonn barlarında kadınlara sözlü saldırılarda bulundu.
Bir süre Yeşiller’de görev aldım, sonrasında Yeşiller parlamento sistemine uyum sağladı ve siyasi ilkelerinden peyderpey vazgeçti. Böylece PDS’ye (bugünkü Sol Parti) geçiş yaptım. Parlamentoda önemli bir rol oynuyorlar. Benim için parlamento dışı çalışmalar çok daha önemli. Uzun yıllar önemli gördüğüm Antifaşist ve feminist çalışmalarda bulundum.
Daha sonra 1989-1994 yılları arasında bilinen “Düsseldorf davaları” kapsamında 19 Kürt’ün mahkemesi ile Kürtlerle yeniden ilişkilendim. 1990’ların başında bir arkadaşımla bölgedeki Kürt derneğinin yönetiminde yer aldım.

Kürdistan’ı da gördünüz mü?

Evet. Kürdistan ve Türkiye’ye de çok kez gittim. Hem heyetlerle hem de tek başıma seyahat ettim. Amed, Dersim, Çewlîg, Êlih, Heskîf ve Wan’a gittim.
Bir defa da arkadaşım ile sanırım 1998’de olacak, Efrîn’e gittik. Tanıdığımız bir ailede kaldık, bölgeyi ve insanları tanıyıp gözlemleme imkanım oldu.

Kürdistan'a ilk gidişinizdeki izlenimleriniz nelerdi?

Kürdistan'a ilk ziyaretimden coşkuyla döndüm. Faaliyetlerimi daha büyük bir inançla sürdürmem için beni cesaretlendirdi. Kentleri ziyaret ederek durum hakkında daha net bir fikir sahibi olmanın önemi ile insanların durumunu daha da iyi anlamanın önemli olduğunun farkına vardım.

En son ne zaman Kürdistan veya Türkiye’ye gittiniz?

Maalesef bu uzun zaman önceydi. Mayıs 2005'te Amed'de bir arkadaşımla birlikte dönemin Belediye Başkanı Osman Baydemir'in açılışını yaptığı “Ortadoğu'da Barış ve Halkların Barış Hakkı” temalı uluslararası bir konferansa katıldık. Böylece “Diyarbakır Demokrasi Platformu" ilk kez uluslararası çapta Kürt sorununu örgütleyebildi. Pek çok ülkeden delegasyonlar konunun tüm yönlerini açıkça ele almak ve farklı bakış açılarını tartışmak için gelmişti. Olağanüstü bir ilgi vardı; toplantı odası her gün doluydu. Türk yetkililer katılımı yasaklamıştı. Ancak resmi programda listelenmeyen bir "Açık Forum" vardı. Ve hemen süreci filme alan sivil polisler ortaya çıktı, ancak kimse onların konuşmasını engellemedi. Çok sayıda uluslararası konuşmacının yanı sıra cezaevinden yeni çıkan “ilk barış grubu” gerilla savaşçısı, Barış Anneleri temsilcisi ve 2004 yılında serbest bırakılan eski DEP üyesi Orhan Doğan konuştu. Konferanstan sonra Heskîf’e gezi düzenlendi.

Neler gözlemlediniz bu gezilerde? Kürt diasporası ile Kürdistan’daki halk arasındaki farkı görüyor musunuz?

Öncelikle bu söyleyeceklerim için şimdiden özür dilerim. İzlenimlerime göre Kürdistan’daki halk, gergin ve tehlikeli duruma rağmen diasporadaki Kürtlerden daha cesur ve güçlüydü. Bu özellikle tanıştığımız ve yoğun tartışmalar yürüttüğümüz birçok kadın için geçerli. Birçoğu tarifsiz acı çekmişti, bu da onlara pes etmek yerine savaşma gücü veriyordu. Bizimle kişisel ve politik durumlarını temsil eden kimi tanıdıkları ve destekledikleri hakkında konuşmak istediler. Evlerine yapılacak bir baskının veya tutuklamanın biraz sonra gerçekleşebileceği gerçeğinden korkmadılar. Almanya'daki halkı durumlar hakkında bilgilendirmeli ve eğitmeliyiz. Bunu konferanslar, etkinlikler veya broşürler aracılığıyla da yaptık. Her halükarda Kürdistan halkına büyük saygım var. Kürtlerin misafirperverliği de efsane ve Almanya'nın ‘misafirperverliği’ ile kıyasladığımda, bu beni her zaman utandırdı.

Dayanışmanın alternatifi yok

  • 1999 yılından itibaren AZADÎ Hukuk Bürosu’nda aktif olarak yer alan Monika, 'Bunca dayatmalara ve baskıya rağmen, Kürt arkadaşlarım cesaret, sabır ve çok fazla güç gerektiren bu mücadeleden şaşmıyor. Dayanışmanın dışında başka bir alternatif yoktur. Sonuna kadar dayanışma içerisinde olacağım" diyor.

Kürdistan bugün işgal altında…

Dayanılmaz bir durum bu! O bölgede yaşananları kaldırabilmek, katlanabilmek çok zor. Bu konuda bir şey eklemek istiyorum; AZADÎ çalışmaları çok önemlidir. Kürtler için ve Kürtlerle birlikte mücadele etmek benim için çok önemli. Bunca dayatma ve baskıya rağmen Kürt arkadaşlarım cesaret, sabır ve çok fazla güç gerektiren bu mücadeleden şaşmıyor. Alman siyasetinden kaynaklanan bu sorunlar çözülmediği sürece dayanışmanın dışında başka bir alternatif yoktur. Sonuna kadar dayanışma içerisinde olacağım.
Son olarak AZADÎ'de Kürtler için ve Kürtlerle birlikte çalışmanın benim için çok önemli olduğunu söylemek isterim. Pek çok mantıksız talep ve direnişe rağmen, Kürt arkadaşlar kendi yollarına gidiyorlar, bu da cesaret, azim ve çok güç gerektiriyor. Alman siyasetinin karşı karşıya kaldığı çok sayıda mevcut sorun çözülmediği sürece dayanışmanın alternatifi yoktur.

Alman insan hakları örgütleri, sol ve feminist çevreler Kürt sorununa karşı ne kadar duyarlı? Almanlara Kürtleri anlatırken neler yaşıyorsunuz?

Şu anda benim izlenimim, hiç şüphesiz Rojava Devrimi, federe taban demokrasisi kavramı, cinsiyet eşitliği, dinler ve etnik gruplarla ilgili olan sol örgütlerle daha iyi bir işbirliği olduğu yönünde. Pek çok solcu böyle bir toplum modeliyle özdeşleşebilir, hatta bazıları öz savunma güçlerine katılmaya ve başarılarını hem DAİŞ hem de Türk ordusunun saldırılarına karşı savunmaya bile hazırdı.
Kürtlerin durumu, federal hükümetin yasak politikası ve Türkiye'nin savaş politikası, farklı grupların farklı konularda sayısız gösterisinde rol oynuyor. PKK veya YPG/YPJ sembollerini gösterdikleri için yargılanan Kürt olmayan daha fazla aktivist de var. Bu durum, baskı aygıtı için bu tür işbirliği, mücadele edilmesi gereken bir provokasyon aracı. Buna karşı dayanışmamızı göstermeli ve bölme girişimlerine karşı çıkmalıyız. Bu nedenle ortak bir zemin bulmak ve onları agresif bir şekilde savunmak önemlidir. Bunun için her iki tarafın sürekli çabaları bir ön koşuldur. İyimser olmak istiyorum.

Beethoven’dan rock’a kadar dinlerim

Tüm bu faaliyetler dışında nasıl bir hayatınız var? Mesela şu sıralar elinizde bir kitap var mı?

Şu anda 1920-1930'lu yıllarda üç kadının hayatını konu alan 600 sayfalık "Arsız Kadınların Sürgünü" romanını okuyorum. Faşizme karşı direnişlerini anlatıyor. Şiddetle tavsiye ediyorum. Paralelinde 1989'un sonunda Almanca versiyonuyla yayınlanan “Olga” romanını da okudum.

Sanatla ilgilenir misiniz?

Tabii ki ilgileniyorum, özellikle de resimle ve klasik müzik ile… Beethoven, Tschaikowsky vb. Bob Dylan, reggae, ritim ve blues, rap ve iyi rock'a kadar müzik dallarını dinliyorum. Bazen her şeyi bir güne sığdıramıyorum. Şu anda doktorum 18 aylık rehabilite sporu önerdi ve ben haftada iki gün spor yapıyorum. İtiraf etmeliyim ki çok eğleniyorum.

Boş zamanlarınızda ne yaparsınız?

Mümkün olduğunca bisiklet sürerim. Bunun yanısıra minik bir bahçem, nispeten geniş bir terasım var. Ayrıca çok sayıda çiçek, bitki besliyorum; onlar sevilmek ve bakım ister.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.