Örgütlü kötülük ile mücadele
Kadın Haberleri —

Kadın eylemleri/foto:Erdoğan ALAYUMAT
- Her ne kadar “Gülistan Doku’ya ne oldu?” ve “Gülistan Doku nerede?” soruları henüz tam bir cevap bulmamış olsa da, Gülistan’ın örgütlü bir kötülük ağının içine çekildiği ve devletin failleri altı yıl boyunca korunduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştır.
- Gülistan’ın cenazesi aranırken Esma Kılıçarslan’ın cansız bedeni bulundu. Gülistan’ın yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz ve Wan’da Rojin Kabaiş’in intihar ettiği iddia edildi. Aileler ve kadın hareketleri, bu ölümlerin şüpheli olduğunu vurgulayarak gerçeğin açığa çıkarılması için mücadele ediyor.
SEBAHAT TUNCEL
Gülistan Doku’nun katledilmesi üzerine çok şey yazıldı, konuşuldu ve hala konuşuluyor. Herkes gerçeğin açığa çıkarılmasını ve adaletin sağlanmasını istiyor. Elbette yalnızca Gülistan için değil, başta hayatı elinden alınan kadınlar olmak üzere tüm canlar için adalet talep ediyoruz. Hiçbir dosya faili meçhul kalmasın; gerçek açığa çıksın.
Türkiye, faili meçhuller ülkesi olma gerçeğiyle yüz yüze. Binlerce dosya tozlu raflarda bekletiliyor. Bu dosyaların büyük bir kısmı, 1990’lı yıllarda inkar, imha ve asimilasyon politikalarının sonucu olarak ortaya çıkan gözaltında kayıplar, köy yakmalar ve kaçırmalar gibi devlet kaynaklı şiddet olaylarından oluşuyor. Bu dosyaların çoğu zaman aşımına uğratılarak sonuçsuz bırakıldı ve failler cezasız kaldı. Oysa bunlarla yüzleşmek, kaçınılmaz bir ahlaki ve hukuki sorumluluktur.
Tüm faili meçhullerle yüzleşilmeli
Gülistan Doku için başlatılan hukuki süreçle birlikte Adalet Bakanı Akın Gürlek, “Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı”nın kurulduğunu ve “kadın ve çocuk cinayetleri başta olmak üzere toplum vicdanını yaralayan tüm dosyaların” mercek altına alınacağını açıkladı. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla komisyon, son bir yılda 75 ildeki 638 soruşturma dosyasını inceleyecek. Bu adım bir gelişme olarak değerlendirilebilir ancak yeterli değil. Savaş ve çatışma sürecinde işlenen faili meçhul (aslında faili belli) cinayetlerin gündeme alınıp alınmayacağı ise belirsizliğini koruyor.
Tüm faili meçhul dosyaların gündeme alınması, adalet ve yüzleşmenin sağlanması, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ilerlemesi açısından da önemli bir konu olarak önümüzde duruyor.
Politik cinayet(ler)!
Gülistan Doku cinayeti politik bir cinayettir. Bu politikanın iki yönü vardır: biri erkek egemenliği, diğeri ise kimliğinden kaynaklı olarak hedef alınmasıdır. Feminist politikanın “Kadın cinayetleri politiktir” diskuru erkek egemenliğinin kadına yönelik her türlü ayrımcılık, şiddet ve kadınların hayatını değersizleştiren, onları mülkleştiren zihniyet kalıplarıyla birleşerek kadın ölümlerine yol açtığını ifade eder. Bunun yanı sıra, inancı ve kimliği nedeniyle özel olarak hedef alınması ve ayrımcılığa maruz bırakılması, meselenin başka bir politik boyutunu ortaya koymaktadır.
Türkiye’de Kürtlerin varlığının inkar edilmesi ve hak ve özgürlük mücadelelerinin “terörle mücadele” kapsamında ele alınması, Kürt halkına karşı “özel bir hukuk” sisteminin devreye sokulmasına sebep olmuştur. Bu durum, başta kadınlar olmak üzere gençleri ve çocukları potansiyel hedef haline getirmektedir.
Cezasızlık devlet politikası
Gülistan Doku cinayeti ne ilk ne de sondur. Yıllardır kadınlar farklı biçimlerde şiddete maruz kalıyor, kaybediliyor, kimliklerinden ve kültürlerinden uzaklaştırılıyor. Birçok Kürt kentinde fuhuş ağları, uyuşturucu çeteleri ve organize suç yapılarıyla ilgili çok sayıda olay basına yansıyor. Bunun yanı sıra güvenlik güçleri ve kamu görevlilerinin karıştığı vakalar ve toplumsal olaylarda çok sayıda çocuk ve genç yaşamını yitirdi. Ancak bu olaylar hakkında bugüne kadar ne etkin bir soruşturma yürütüldü ne de sorumlular yargılandı. Cezasızlık, bir devlet politikası olarak bugüne kadar sürdürüldü.
Hukuksuzluk “hukuk’a” dönüştü
Tüm bu yaşananlar, Kürtlere yönelik özel savaş politikalarının devlet eliyle sürdürüldüğü gerçeğini açıkça gösterdi. Her dönem Kürtlere karşı uygulanan bu “özel savaş” politikası, 2014 yılıyla birlikte yeni bir aşamaya taşındı. Gizli olarak hazırlanıp uygulamaya konulan “Çöktürme Planı”nın bir parçası olarak uyuşturucu, fuhuş, zorunlu göç, yıldırma ve yoksullaştırma politikalarıyla özellikle Kürt gençliği ve kadınlar hedef alındı. Amaç, gençliği mücadeleden ve politikadan uzaklaştırmak, yozlaştırmak, iradesini kırmak ve birey hatta insan olma iradesini ortadan kaldırmaktı. Bununla birlikte Kürtlerin örgütlü olduğu tüm kurumlar hedef alınmış, hukuk araçsallaştırılarak gözaltılar, tutuklamalar ve demokratik hakların gaspı üzerinden hukuksuzluk adeta “hukuk” haline getirilmiştir. Mafya düzeni hukukun yerine ikame edilmiş, mevcut hukuk düzeni dahi yok sayılarak, fiilen bir “özel hukuk” yani sömürge hukuku devreye konulmuştur. Bu yolla Kürt halkının eşitlik, özgürlük ve adalet mücadelesi engellenmek istenmiştir.
Değişimin mi işareti, iç çatışma mı?
“Özel savaş” politikası, 1990’ların kontrgerilla pratiklerinden günümüzün şüpheli ölümlerine uzanan bir süreklilik içinde güncellenerek devam etmektedir. Devlet adına suç işlemeyi ve hukuku bu suçları gizlemenin aracı olarak kullanan iktidarın, Gülistan Doku dosyasını 6 yıl sonra gündemine alması dikkat çekicidir. Bu durum, söz konusu politikalarda bir değişimin işareti midir, yoksa devlet içindeki güç odaklarının çatışmasının bir sonucu mudur? Bu soruların yanıtı net olmasa da, yıllardır Gülistan Doku’nun akıbetini soran ve adalet talep edenler açısından önemli bir gelişmeler yaşandığının altını çizmek gerekir.
Failler 6 yıl boyunca korundu
Gülistan Doku’nun katledilmesinin üzerinden 6 yıl geçtikten sonra dosyanın yeniden gündeme alınmasıyla birlikte dönemin il valisi, hastane başhekimi ve çeşitli kamu görevlilerinin de içinde yer aldığı organize bir çetenin genç kadınları hedef aldığı, ölümlerine sebep olduğu ve gerçeği gizlemek için devletin imkanlarını kullandığı deşifre oldu. Dersim’de yıllardır var olan örgütlü bir kötülük ağı, kadınların ve gençlerin hayatını karartırken bu yapının bakandan vekile kadar uzanan geniş bir kesimi kapsadığı açığa çıktı.
Gülistan Doku’nun ailesi, kadın hareketleri, insan hakları örgütleri ve hak savunucularının ısrarlı mücadelesi sonucunda aradan 6 yıl geçmiş olsa da dosyanın yeniden açılması ve sorumluların gözaltına alınarak tutuklanması önemli bir gelişmedir. Her ne kadar “Gülistan Doku’ya ne oldu?” ve “Gülistan Doku nerede?” soruları henüz tam bir cevap bulmamış olsa da, Gülistan’ın örgütlü bir kötülük ağının içine çekildiği ve devletin failleri 6 yıl boyunca korunduğu gerçeği gün yüzüne çıkmıştır.
Çete, buz dağının görünen yüzü
Ortaya çıkanlar buzdağının yalnızca görünen yüzüdür. Devletin bakanından valisine, kamu çalışanlarına kadar uzanan bir yapı içinde, özellikle Kürt kadınlarını hedef alan bir çetenin varlığı açığa çıkmıştır. Dersim’de ortaya çıkan bu gerçeklik, Kürdistan’daki birçok şüpheli kadın ölümünün yeniden araştırılması gerektiğini göstermektedir. Gülistan Doku’nun cenazesi aranırken Esma Kılıçarslan’ın cansız bedeni bulundu. Gülistan’ın yakın arkadaşı Rojwelat Kızmaz ve Wan’da Rojin Kabaiş’in intihar ettiği iddia edildi. Aileler ve kadın hareketleri, bu ölümlerin şüpheli olduğunu vurgulayarak etkin ve etkin soruşturmalar yürütülerek gerçeğin açığa çıkarılması için mücadele ediyor.
Tüm bu yaşananlar, özellikle üniversite bulunan Kürdistan kentlerinde benzer politikaların yürürlükte olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor. Kadınları ve gençleri koruması gereken kurum ve kişilerin, onların yaşamını ve güvenliğini tehdit etmesi, onurlarını ve iradelerini kırarak ölüme sürüklemesi karşısında, etkin ve şeffaf bir süreç yürütülüp yürütülmeyeceği ise cevapsız sorular arasında duruyor.
‘Bir daha asla’ demek için
Gülistan Doku cinayeti politiktir. Konuyu yalnızca Vali’nin oğluna indirgemeden, Gülistan’ı ölüme sürükleyen çeteyi koruyan ve gözeten, bakanından milletvekiline, kamu görevlilerine kadar uzanan tüm sorumluların açığa çıkarılması ve yargılanması, “bir daha asla” diyebilmek için önemli bir nokta.
Türkiye’nin yüz yıllık siyasi tarihinde belirleyici olan savaş ve çatışma zemini ve Kürt Sorunu’nun çözümsüzlüğü devletin bu sorunu hak ve özgürlükler çerçevesinde çözmek yerine güvenlikçi politikalarla ele almasının bir sonucu. Devletin Kürt halkı üzerinde uyguladığı sistematik baskı ve şiddet politikasının bir parçası olan özel savaş, fuhuş, taciz, tecavüz, suça sürükleme, uyuşturucuya yönlendirme ve yoksulluğa mahkum etme gibi uygulamalar yoluyla uygulanmaktadır. Bu gerçeklik görülmeden, Gülistan Doku ve Dersim’de yaşanan kadın katliamları tam olarak anlaşılamaz. Bu nedenle Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başarıya ulaşması büyük önem taşıyor. Çünkü bu süreç, söz konusu özel savaş politikaların ortadan kaldırılmasının da önünü açacaktır.
Kötülüğe karşı örgütlü mücadele
Devletin ve toplumun bu örgütlü kötülükle yüzleşebilmesi için, hukukun herkes için eşit şekilde işlediği güvenli bir ortamın yaratılması şarttır. Örgütlü kötülüğe karşı ancak örgütlü bir mücadeleyle karşılık verilebilir ve bunun ilk adımı da hukuki alan olmalıdır.
Yaşamı her gün yeniden üreten kadının şiddet, katliam, taciz, tecavüz ve sömürüyle birlikte anılması kabul edilemez. Kadın özgürlük mücadelesi bu açıdan çok kıymetli. Erkek egemen sistemin anacıl kültüre saldırması ve kadını köleleştirmesiyle başlayan süreç, kadının kaybetmeye başladığı sürecin de başlangıcıdır. Bu kayba son vermek ve kadını hak ettiği yere taşımak sistemi güçlü bir şekilde sorgulamak ve kadın özgürlüğünü esas alan yeni bir sistem inşa etmekle mümkündür. Mevcut sistem içinde buna karşı mücadele etmek zor olsa da, başarılması gereken en acil görev olarak önümüzde duruyor. Aksi takdirde kadınların hayatları elimizden kayıp gitmeye devam edecektir. Kadınların, gençlerin ve çocukların yaşamını korumak, ancak örgütlü bir toplumsallıkla mümkündür.















