1960’larda, sosyo-politik filmlerin yönetmeni olarak tanınan İtalyan Gillo Pontecorvo, “İsyan" filmiyle, ulusal mücadelelerin ölmezlik özelliğini, gözle görülür hale getiriyor.
Yönetmen bu filmde, Portekiz’in sömürgesi hayali bir adayı ele alıyor. Şeker kamışı yetişen adanın kara derili halkı, köledir. Köleler, günün birinde, bir liman işçisi olan Jose’nin liderliğinde ayaklanır. Kanlı çatışmalardan sonra Portekizliler kovulur ama, isyan günlerinde onlara yardım eden İngilizler, adanın yeni efendisi olunca, Jose ve arkadaşları, bu kez onlarla savaşmak zorunda kalırlar.
İngiliz adına savaşı yöneten William Walker, adayı ateşe vererek isyancıları korunaksız, açıkta bırakır. İsyancılar kılıçtan ve kurşundan geçirilir. Jose de de ibretlik olarak idam edilir.
Walker, huzur içinde adadan ayrılırken, bavullarını limana kadar taşıyan genç bir hamal tarafından bıçaklanarak öldürülür. Hamal isyanın yeni lideridir.
Film, tarihin, bize anlattığı hakikatlerin görüntüleridir. Ulusal kurtuluş savaşları çakıp sönen kıvılcımlar değildir. Zamanın ruhu gereği, bazan yüz yıllara yayılır.
Mesela İskoçlarla, İrlandalıların ulusal mücadelesi yediyüz yıla yayıldı.
Kürtler, iki yüz yıldır, dünyanın en gaddar düşmanıyla savaşıyor. Kürtlerin son yüz yılı, kırım ve yangınlar yüz yılıdır. Sayısız aile “be urt" kaldı. Nice soylar kurutuldu.
İttihatçılar Seyda Selim’i, Kemalistler de Şeyh Said’i, Seid Abdülakadir ve Seid Rıza’yı ipe çektiklerinde “Kürtlerin kökünü kazıdık" diye coşmuş, Rusya (Stalin’in Sovyet yönetimi) ve İran’ın desteğiyle Ağrı Dağını ele geçirdiklerinde de, kutlama şenlikleri düzenlemişlerdi.
Ama yanılıyorlardı. Davasına adanmış bir halkın, gecikme, aksama bir yana ama, kaybettiği görülmemişti, yer yüzünde. Bunlarda kaybedeceklerdir, Kürtler karşısında…
Çünkü, bütün enerjiler gibi özgürlük tutkusu da, kötülüğe duyulan kin duygusu da ölümsüzdü. Kin birikimi, yıllar sonra daha planlı olarak patladı. Bu kez dipten gelen dalga, alttan tepeye doğru oluşacak her türlü boşluğu dolduracak biçimde, ölümsüzcesine donanımlı, toplum örgütlüydü.
Bütün kurtuluş kalkışmalarında olduğu gibi Kürtler için de, mesele ulusaldı. Kisisel değil, bir kavmin, milletin sorunuydu olay. Onun için, zengini, yoksulu, kısacası bütün sınıf, kat ve katmanlarıyla bütün bir halk kurtuluş mücadelesiydi, dava…
Bu satırların yazarken, Xerabê Bava köyü merkez olmak üzere Nusaybin’in kuzeyindeki dağlık alan, 12 günden beri Kürtlerin girişine yasak, Türk silahlı güçlerinin işgali altındaydı. Xerabê Bava köyünden, zaman zaman işkence yaralıları taşınıyordu, hastanelere. (Bunlardan Abdi Aykut’un kulağı sargı, yüzü yara-bere içindeydi.) Yaralılardan kimi topraksız emekçi, kimileri varlıklı ama, hayalleri tek ve ortaktı:
Türk zulümden kurtulmak…
Geçmişte yakılan 4 bin köyün, daha dün yıkılan Cizre, Şırnak, Nusaybin ve moloz yığınına dönüştürülen öteki şehir insanlarının ortak rüyası da buydu. Irgatın, çobanın ayrı yana, zenginin hayalleri ayrı yana akmıyordu.
Kürdistan, halkının ortak hayalleri yüzünden, ikiyüz yıldan beri yaralıdır. Ülkede barbarın zulmünü uğramamış bir tek kişi, aile, kabile, aşiret yoktur.
Mesela, sayısız benzerden biri olarak, İdris Baluken’i ele alalım:
O, gençlik hayalleriyle, dünyayı daha yeni yeni tanımaya başlayan bir öğrenciydi. Bir gün, ağabeyini üstü açık arabada çırılçıplak gördü. Bedeni kan içindeydi. Kan kurumuş, kararmıştı.
İdris Baluken’in ağabeyi Türk güçlerince katledilmiş, sokaklarda çıplak gezdirilerek, eserlerini herkese gösteriyorlardı. Onların övünmesi, insanlığın ölümüydü.
O manzarayı gören bir çok genç, aynı gün yönlerini dağlara verdiler. İdris Baluken ise okula devam etti. Doktor oldu. Sonra, halkının vekili olarak Türk parlamentosuna seçildi. Türk zulmünün yanında yer almadığı için, onu tutuklamışlardı. Sonra bıraktılar. İkinci emirle, ameliyat geçirdiği hastanede yatarken kapısına dayandılar. Alıp hapishaneye götürdüler.
Selahaddin Demirtaş’ın hikayesi de ulusal saiklerle başlıyordu. Mafyalaşmış devlet güçleri tarafından kaçırılıp katledilen Vedat Aydın’ın cenazesinde işlenen katliamdan sonra insani değerleri savunmak üzere öne çıkıyor, insan hakları savunucusu, sonra politikacı olarak, isyanda yerini aldı.
Aradan sıyrılmış vicdan pırlantası olan Figen Yüksekdağ ile HDP liderliğini sürdürürken tutuklandılar. Arkadan gelen emir mahkeme kararına dönüştürülerek Yüksekdağ’ın milletvekilliğini düşürdüler. Demirtaş ve tutuklu 12 milletvekili için ön hazırlıklar tamamlanmak üzere yoldaydı. Kürt belediye başkanlarının tamamı ise mahpustu.
“Türk tipi demokrasi“, böylece ırkçı zemine oturuyor, atanmış vali ve kaymakamlar ikinci bir görevle, seçilmişlerin yerine Belediye başkanlığı da yapıyorlardı.
Kürtler, politik zeminden uzaklaştırılmasıydı, bu. “Türk tipi demokrasi" ucubesi gereği, parti kapatılmıyor, polis takibi, dayak, tutuklama ve görevden almalarla işlevlerini köreltiliyor, kaybetme korkusunun çırpışlarıyla daha da batarak…
Öbür yanda Türk devleti, Irak ve Suriye’de Kürtlerin yolunu kesmek için, bilincini kaybetmişçesine çırpınışlarla yeni bataklıklara sürükleniyordu.
Manzara kaybetmişin biçare şaşkınlığını göstere dursun, Türk Genelkurmayı, orduda görevli kadınları türbana dolayarak IŞİD’leşmeye gidiyor, bir Ankara mahkemesi de Erdoğan’ın, “vatan haini, alçak, tiksinti vereci" ve benzeri sövgülerini hayatın doğal akışı olduğuna kararına veriyordu…