Yıllar önce, "Kürtler kendi dillerinden nefret ediyorlar mı?" gibi bir başlıklı yazıdan sonra, tonca eleştiriye maruz kalmıştım.

Biraz paradoksca, az da provokatif bir soruydu.
Ancak zaman geçti.
Kafam yuvarlak olduğu için, benim de düşüncelerim yeni virajlardan geçti.
Aslında temel düşüncem değişmedi.
Kürtler’in kendi dillerinden "nefret" etmesi için harekete geçen mekanizmanın temelleri, Mustafa Kemal tarafından atıldı.
Kemalizmin yükselmesiyle birlikte, Türkler "modern", Kürtler "feodal", sayıldılar.
Türk okulları açıldı.
Kürtçe’nin okutulduğu "Medrese"ler kapatıldı.
Sonra Kürtçe yasaklandı.
Toplumun, ruhu, motorik sembolleri, "gel-git"lere endekslendi.
"Here-Were"ye göre hareket etmek, en alttakilerin modernizme yedek "folklorik zenginliği" oldu ve Kürtçe, dipçik zoruyla, "dil sosyolojisi" olgusundan uzak tutuldu.
Kürtler için, "Sosyolinguizm" kavramının içini dolduran "kod"  Türkçe olarak tayin edildi.
Böylece o dil sosyalitesinden geçenlerin, haraketlerinin tümünü Kürtçe’de ifade etmeleri, ilk planda mümkün değildi.
Bundan dolayı da, dağdakiler, kentlerin devamı oldular.
Türkçe sosyalizasyonla ergenlik çağını dolduran "gerilla", dağdakı, Türk sömürgeciliğinden kurtarılan "alan"lardaki eğitimini, Türkçe yaptı.
Doğaldı.
Kürtçe’ye ulaşmak için, Türkçe kullanılmak mecburiyetinde kalındı.
Türkçe’den kurtulmak için, Türkçe konuşuldu.
Kürtçe’ye ulaşmak için, başta Kürtçe konuşulmadı.
Bu bir paradosktu.
Ve bu paradoks, Kürt diliyle ilgili, sadece Kuzey Kürdistanlıların historyal "cazası"ydı.
Kemalist kolonizasyonun, vergi, askerlik gibi, başka bir cezası da "Kürtçe’den nefret" etmek oldu.
Diğer parçalarda durum farklıydı.
Örneğin Qazî Muhammed asılmadan önce kaleme aldığı Kürtler’e dair vasiyetinde, Kürtler’in dillerini unutmamaları gerektiğine yönelik not düşmedi.
"Artık düşmanlarınıza aldanmayın, Kürtlerin düşmanları hangi ulustan ve gruptan olurlarsa olsunlar, düşmanlarımızdırlar, merhametsizdirler, vicdansızdırlar, size acımazlar. Sizi birbirinize kırdırırlar, yalan dolanlarla, para-pulla sizi karşı karşıya getirirler" dedi.
Çocuklarla ilgili bölümde, Kürtler’in çocuklarına Kürtçe okutmaları vasiyetinde bulunmadı.
Çünkü öyle bir sorunu yoktu, Doğu Kürdistan’da yaşayan Kürtler’in.
Orada, İslam derin kök salmıştı ve Kürtler çocuklarını okullardan uzak tutuyorlardı.
Bundan dolayı da Qazî Muhammed:
"Sizlere nasihatim, vasiyetim odur ki; çocuklarınızı okutun. Eğitim dışında, bizim diğer halklardan hiç bir eksiğimiz yoktur. Halklar kervanından kopmamak için okuyun, okumak düşmana karşı en etkili silahtır" derken, yenilgide rol oynayan eksiğe parmak bastı.
Kuzey Kürdistan’daki yenilginin temel eksiği "Kürtçe’den uzaklaşmak" oldu.
Bundan dolayı da, geç olsa bile sordum: Kürtler’in kafası Türkçesiz kalırsa, ne olur?
Yakın bir döneme kadar ne olduğunu biliyoruz.
Aslında soruyu bir başka sorsak?
"Kürtler’in kafası Kürtçe ile dolsa ne olur?" Sosyal bir devrim. Kolonyalizmden kopuş dese, hiç abartılı olmaz.
Nihayet Selahattin Demirtaş’ın "Kürtçe bizim anadilimiz, Kürdistan da anavatanımızdır" derken iki eksiğin altını çizdi.
Birincisi, dilsizlik.
İkincisi, üzerinde özgür hareket edeceğiniz, kurtarılmış bir ülkenin olmayışı.
Bunları, Türkçe söyledi... Bir dil konuşuyordu... Konuşmasında dili yoktu.
Böylece "benim dilim" ile...
"Zimanê min/zonê mi" arasındaki farkı, hissedenler Kürtçe bilenlerdir.
"Benim dilim" derken, ağızdaki organdan bahsediyorsanız, fark hiçbir dil kullanıldığında, yoktur.
"Zimanê min", "zonê mi"nın, linguistik sosyalizasyon açısından tüm dillerden ayrı olduğunu, sadece bu dili bilenler hissederler.
"Dayik"ın karşılığı "Anne" olsa da, "Dayik"ın Kürtçe sosyalizasyondaki yeri başkadır.
Dil’in de hafızası var. Dayik’ın da bir tarihi var, Anne’ninkinde bulamayacağınız kadar acı bir tarih.
Gorki’nin "Ana"sı bir başka; "Anne"nin yüreği paramparça; Dayik ise, bir zamanların boynu bükük ve hiç umulmadık bir tarihte, tarihi bir tufan yaratacak kadar dirilgen, devrimin şimdilerde kayaları parçalayarak yeşeren tomurcuğu gibi...