Suudlerin Kralı öldüğünde, sevicilik yarışında birinci gelmek istercesine, herkesten önce davranıp yas ilan ettiler…
İslami terör, Fransa’yı vurduğunda, Başbakan Ahmet Davutoğlu bir koşu Paris’e gidip “insanlık mateminde biz de varız” demek istercesine, kalabalık içinden, başını göstermişti. Dünyaya, ona, buna yaranma yalakalığıydı, bu.
İçerde, cami avluları en iyi oy avlağıydı. Cami önleri, gösteri alanı, miting yeriydi. Ölülerin ardında düzenlenen ayinler de…
Ölüler bile, kazanç hesabıyla muamele görüyordu. Ses getiren kazalardan sonra Cumhurbaşkanı, Başbakan ve bakanların uçakları, ardı ardına havalanıp, ölü kalkan şehre iniyor, “büyük Türk şahsiyetleri” zoraki hüzünle sarkıtılmış suratlarıyla yerlerini alıyor, televizyonla naklen yayın ile o günkü vatani faaliyetlerini duyuruyorlardı.
IŞİD geçtiğimiz Cumartesi günü Antep’te, düğünde patlattığı bomba ile katliam yaptı. Ertesi gün cenazeleri alkışlıyordu.
Kürtlerin, bunlardan “insani ilgi beklentileri olmadığı” için, Antep’e özel uçakların inişini ummadılar. Nasıl beklentileri olsun ki, Maganda direnen bütün Kürtleri öldürerek, Türk davasını betona gömeceği naraları atıyordu.
Böyle aklı, beş karış tepesinde dikili duran bir düşmandı. “Düşmanın çiçek göndermeyeceğini” biliyorlardı. Nitekim, kimse gelmedi. Gelseydi, yüzüne karşı haykırılacak “katil Erdoğan” öfkesi gıyabında göğe aktı…
Kan ve kırımın üstüne, öfke patlamasının gerekili, ya da gereksizliği bir yana, Kürtlerin içi, kendi deyimleriyle, “kul” (yara) doluydu. Antep’te olan, irinli patlamaydı.
Orada “katil” diye haykıranalardan kimleri, Kobanê kuşatması boyunca, tren yolunun bu yaka tümsek ve tepelerinde, İslami terörden kaçan akrabalarının, tren hatı boylarında, Türk askerleri tarafından nasıl geri püskürtülüp arkadan gelen vahşilere hedef yapıldığının tanıklarıydı.
Tel boyları ise katliam alanıydı. Türk askerleri katilleri kutsarcasına kucaklıyor, bu yakada vahşete tanıklık eden kadınları, çaresizliğin ağıdını mırıldanıyorlardı:
“Wey daye, ez pepuk”, ez perkurê dîsa fermê, fermana me Kurdan e!”
İşbirliği, Kobanê savaşı süreciyle sınırlı kalmadı. IŞİD son seçimde, dostuna katkı için Amed’de, Suruç ve Ankara’da katliam yaparak, HDP’yi kampanyada saf dışı bırakmış, meydanları AKP’ye armağan etmişti.
Kürtlerin deyişiyle sınır, DAİŞ’in “çıraz vıraz kapısı”ydı. Suriye’nın çalınmış petrolü, talana uğramış malları, Türk pazarlarına akıyor, karşılık olarak katillere silah, cephane taşıyan Türk kamyon filolarının görüntüleri teröristlerin çetelesini tutan uluslararası kurumlarda arşivleniyordu. Buna rağmen, imanı, vicdanına ateş yaktığım “insanlık”, seyretmekle de kalmıyor, barbarlığa karşı duran Kürtleri suçluyor, onlara terörist diyorlardı.
Bu arada, Maganda yaşama biçimi giderek yayılıyor, utanmazlık normale dönüşüyordu. Türk devleti, geçmişte de, bütün enerjisini Türklere karşı kullanarak harcamış, etrafa rüşvetler dağıtmıştı. Amerikan Başkanı Wilson yayımladığı ilkelerle, tarihte Kürtlere var olma hakkını tanırken, Ruslar günü birlik çıkar peşindeydi.
Lenin’den sonra gelen Stalin döneminde, Rusların kuzeyden kuşatması, İran’ın doğudan hücumu sonucu, Ağrı Dağı merkezli başkaldırı yenilgiye uğratıldı.
Ve bu dönemde, “halkların keni kaderini tayin etme hakkı” sloganını haykırıyor, ezilenlerin kurtuluşu yolunda mücadelede birlik çağrıları yapıyorlardı.
Oysa, vurdukları Kürtler insandan bile sayılmıyor, ağzı bağlı köle muamelesi görüyorlardı. Kürtler, bu çağda insan oğlunu aşağılayan, böyle bir rejime karşı, aslında kendi kişiliklerinde, insanlık onuru savaşı veriyorlardı.
Ve Öcalan, onur savaşı verenlerin lideri olarak Rusya’da idi. Onu, Sergio Leone’nin deyimiyle “bir avuç dolar için” sınır dışı ettiler.
Günümüze gelelim, Erdoğan’ın Putin’e ne verdiğini bilmiyoruz. Ama ayağına gidip özür diledikten sonra, Rojava’ya karşı yeni ittifakların kurulduğunu işliyor, Türk medyası.
Barzani ailesinin medyası da, TC’nin öne sürdüğü İslamcı çetelerin yeni atağından söz ediyordu.
Umarım Putin, dünyaya günü kotaran, küçücük çıkar hesabıyla dünyaya bakmaz. Ayrıca, bu açıdan baksa bile çağ, Kürtlerin çağıdır. Kürtler Lenin ve ondan sonra gelen Stalin döneminin durağında değiller.
Dün yoktu, Kürtler. Gerçekçi olmak gerekir. Bugün, orduları da olan bir halktır, onlar.
Kürtlere rağmen, bölgesel deklemlerin tutması artık mümkün değildir…