Geçtiğimiz ay Aram Yayınları’ndan çıkan “Sürgün(de) Kürtler” kitabı dikkat çekiciydi. Burçin Demirtola Çelik’in hazırladığı kitap, Avrupa’da yaşayan -daha doğrusu yaşamak zorunda bırakılan- 14 Kürt yazar, siyasetçi, aktivist ve gazeteci ile Kürt sorunu üzerine yapılan röportajdan oluşuyor. Diasporada yaşayan ve halen mücadele yürüten bu kişiler, hikayelerini ve yeni döneme ilişkin görüşlerini anlatıyorlar. Kitabın yazarı sosyolog Burçin Demirtola Çelik, 2005 yılında Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye yerleştikten sonra Kürtlerle ve Kürt sorunuyla tanışıyor. Ardından vicdani sorumluluğunu hafifletmek amacıyla da böyle bir çalışma yapmaya karar veriyor. Demirtola Çelik ile kitabını konuştuk.


‘Sürgün (de) Kürtler’ kitabını hazırlama fikri nasıl ortaya çıktı?

Kitabın ilk giriş cümlesinde de belirttiğim gibi her kitabın bir önerme cümlesi, ana fikri vardır. Benimkini bulmak 29 yılımı aldı çünkü Kürtlerle gerçek anlamda tanışmam 29 yaşında oldu diyebilirim. Kürtleri tanımakla kast ettiğim de gerçekten onların yaşadıklarını, geçmişlerini, yaşam öykülerini, acılarını, ağıtlarını, sürgün hikayelerini öğrenmemle başladı. Ben buna daha çok ‘çarpışma’ diyorum çünkü bu tanışıklık ben de tam da bu etkiyi yarattı. Gerçekten de Kürt sorununun bize anlatıldığının dışında gerçek boyutuyla tanışınca bir sorgulama hem de çok derin bir sorgulama süreci geçiriyorsunuz. En azından benim sürecim böyleydi. Bu sürecin sonunda toplamda şu fikre ulaştım ki, kandırılmıştık. Gerçekler bizlerden saklanmıştı ve benim gibi başkalarının olduğunu ve bu sayının çok fazla olduğunu düşündüm. Toplumu yıllarca dezenforme etmenin sonuçları çok derindir. Bugün yaşadığımız demokratikleşememe ve sorgulayamama halimizin en önemli sebebinin de bu olduğunu düşünüyorum. Özellikle 1990’lar gibi bir dönemde toplumun bu kadar ağır bir dezenformasyona tabi  tutulmasını çok büyük bir haksızlık olarak görüyorum. Hal böyle olunca vicdani sorumluluklarımı hafifletebileceğim, bu meseleyle arama düzgün ve en azından dürüst bir ilişki kurabileceğim bir şey yapmak istedim. Sosyoloji kökenli olmak ve profesyonel hayatta yayıncılıkla uğraşmış olmak da bu çalışmayı ve kitap fikrini ortaya çıkarttı. Benim durumumda olan ya da bu tarz bir yüzleşmeye girmek isteyenlerle paylaşabilirim diye düşündüm. Kısacası bu kitap bir ihtiyaçtan doğdu.

2000’li yıllarda Avrupa’da yaşamaya başlamanızla beraber Kürtlerle tanıştığınızı söylüyorsunuz. Bu ilk tanışma nasıl oldu.

Ben kişisel yaşam hikayelerine çok inanan biriyim. Benim kişisel hikayemde de Kürtlerle gerçek anlamda tanışmam yine yaşam hikayelerine dayanıyor aslında. Eşim Dersimli. Hem kendisi hem de tüm ailesi Kürtlerin payına düşen tüm acılardan nasibini fazlasıyla almıştır. Sonra onlar gibi insanların ve hikayelerinin peşine düştüm. Eşimi ilk tanıdığımda Helsinki’de yaşıyordu. Evlendiğimizde onun Türkiye’de hayat kurma şartları henüz yoktu. Bu yüzden ben oraya gittim. Orada Kürt diasporası içinde bir sosyal ağ vardı. Bu bana tam bir laboratuvar ortamı sağladı. Finlandiya başta olmak üzere Avrupa’daki Kürt diasporasını gözlemleme ve inceleme şansı buldum. Böylesi bir sosyal laboratuvar ortamında da duyduğum, dinlediğim hikayeler; ilişki kurduğum insanlar hepsi bana konuyu net olarak ortaya koydu diyebilirim.

Avrupa’da yaşayan 14 Kürt yazar, aktivist, siyasetçi, şair ile röportaj yaptınız. Bu isimler belirlenirken esas aldığınız kriter neydi?

Seçilen kişilerin her biri Avrupa’da sürgün konumunda olup ülkelerine dönemeyenlerden oluşuyordu. İkinci olarak her biri Türkiye’nin Kürt illerinden gelmekte ve anne ya da baba tarafından Kürt kimliğine sahip olmaktaydılar. Üçüncüsü bugün edindikleri birikim, geldikleri konum ya da pozisyon ile de mutlaka mücadeleye fikri, siyasi, toplumsal, sanatsal boyutta yazılı ya da sözlü üretimleriyle devam etmeleri, bu anlamda toplumsal bir gaye ile eylemlilik halinde olmaları söz konusuydu. Son olarak görüşülen her bir kişi ile yaşadıklarından ve biriktirdiklerinden süzdüklerini konuşup bunların her birinin Kürt sorununun önemli duraklarını gündeme getirecek nitelikte olmasını hedefliyordum. Bu anlamda sorunun önemli noktalarının gerçek tanıklıklarla harmanlanarak anlatılması ve okuyucuya da bu haliyle sunulması anlamalı olacak diye düşündüm.    
Bu sayede Kürt sorununun Cumhuriyet sonrası döneminin tarihsel çizgi dahilindeki siyasal gelişmelerini,  ailelerin kayıpları ve evlat acılarını, cezaevleri ve işkenceyi, yine cumhuriyet sonrasındaki belli başlı Kürt hareketlerini, meseleye Kürt sanatçıların bakışını, Kürt basınında yaşananları, Avrupa’daki siyasi Kürtlerin maruz kaldığı şartları, Kürtçeyi, yine Avrupa’daki Kürt kurumlarının irdelenmesini sağlamış oldum.

14 kişinin hikayesini dinlediniz. Bunlardan sizi en fazla etkileyen hikaye hangisidir?

Elbette Diyarbakır cezaevinde yaşananları dinlemek insan olmayı sorgulatması açısından çok zordu. Üstelik hikayeyi fazla ajite etmeden sunmak ve bu ajite durumun esas olan sorgulamayı yapmamızın önüne geçmemesi açısından özel bir gayret göstermeme rağmen beni çok yaralayan bir deneme olduğunu söyleyebilirim. İkinci olarak da savaşta kaybedilen evlatların hikayesini dinlemek, bunların üzerine düşünmek, yazmak hatta görüşme kayıtlarının deşifreleri sırasında ve her defasında paramparça olduğumu, dağılmak istediğimi ve gözyaşlarıma engel olamadığımı itiraf edebilirim. Bilmiyorum belki anne olmam bu konuda daha hassas bir reaksiyon vermeme neden olmuş da olabilir. Ama bu çalışmanın tamamlanmasından sonra bu acılar her gündeme geldiğinde içimdeki acı ve öfke dayanılmaz hale geliyor. Bu yüzden tek tek sayamam belki... Çünkü Kürt sorunu her önüme geldiğinde bu hikayelerin birisini mutlaka içim sızlayarak hatırlıyorum. Sorunun neredeyse bütün boyutlarına ilişkin bir gerçekliğin var olduğunu biliyorum artık... Bu duygusal olarak da insanı çok yoran, ağır bir durum aslında... Ama gerçek bu...


ERDOÐAN ZAMUR