Barış kapısı aralanmışsa o kapıdan geçmenin yolu, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü barışın kurucu gücü hâline getirmektir 

  • 'Çerçeve yasa', sürecin başmüzakerecisi ve siyasal muhatabı konumunda bulunan Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü kapsam dışında bıraktı ve eksik kaldı.
  • Taraflarından birinin barıştaki siyasal rolü ile hukuki ve fiili statüsü birbirinden koparıldığında, süreçte güven ve inandırıcılık sorununun ortaya çıkması olağan bir sonuçtur.
  • Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, barış sürecinin sonuna bırakılacak bir mesele değildir ve öyle ele alınmamalıdır. Sürecin kapasitesini artırabilecek temel adımdır.
  • Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, barışın gerçekleşmesini beraberinde getirecek kurucu bir unsurdur. Karar vericilerin, bu gerçeği görmesi ve gereken adımları atması zorunluluktur.

 

AYLA AKAT ATA

Lübnan’ın Bekaa Vadisi’ndeki Bar Elias’ta Mart 1993'te kameralar kurulmuştu. Sayın Abdullah Öcalan, özgür koşullarda gazetecilerin karşısına çıkıp Türkiye’de yıllardır çözülemeyen Kürt sorununa ilişkin önemli bir siyasal açıklama yapıyordu. Açıklamanın merkezinde tek taraflı ateşkes ve Kürt sorununun siyasi yollarla çözülmesine ilişkin bir irade bulunuyordu.

Aradan yıllar geçti. Newroz 2013'te bu kez İmralı’dan gönderilen yazılı bir mesaj milyonlara ulaştı. Amed Newrozu’nda okunan mesaj, silahlı mücadelenin sona erdirilmesi, demokratik siyasetin önünün açılması ve yeni bir dönemin başlatılması yönünde güçlü bir çağrıydı. Özgür koşullarda 1993’te kameraların karşısına çıkan Sayın Öcalan, 20 yıl sonra cezaevi koşullarında, yazılı bir mesajla aynı temel siyasal arayışı yeniden ortaya koyuyordu: “Kürt sorununun çatışma ve şiddet yoluyla değil, demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi.”

Açık ve kapsamlı irade

Bu süreç 2013’te başlayıp 2015’te sona erdi. Böylece yalnızca çözüm iradesinin ortaya konulmasının değil, bu iradenin sürdürülebilmesini sağlayacak siyasal ve hukuki zeminin kurulmasının da ne kadar önemli olduğu görüldü.

On yıl süren karanlığın ardından 2025’e gelindiğinde, 27 Şubat’ta İmralı’dan kamuoyuna ulaşan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı, önce bir fotoğrafla yansıdı. Çağrı, geçmişte ortaya konulan çözüm iradesinin, değişen dünya ve Ortadoğu koşulları da gözetilerek bir devamı olmakla birlikte; silahlı mücadelenin sona erdirilmesi, PKK’nin feshi ve Kürt sorununun demokratik siyaset zemininde çözülmesi yönünde açık ve kapsamlı bir irade ortaya koyuyordu.

Temelinde aynı siyasi yönelim

Sayın Öcalan’ın görüntülü mesajının 9 Temmuz 2025’te  kamuoyuna ulaşması ise 1999’dan bu yana bir ilkti ve yeni sürecin en önemli gelişmelerinden biri oldu. Koşullar, mekan ve Türkiye değişmişti fakat yapılan açıklamaların temelinde aynı siyasal yönelim vardı: Barış ve demokratik çözüm.

İmralı'da da bitmeyen çözüm

Bilindiği gibi Sayın Öcalan, 15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getirildi ve İmralı’da tutulmaya başlandı. Böylece çözüm konusunda siyasal söz söyleyen bir liderin koşulları, köklü biçimde değişti. Hareket, iletişim ve doğrudan siyasal temas imkânları, cezaevi koşullarıyla sınırlandı. Buna rağmen İmralı, siyasal çözüm iradesinin sona erdiği bir mekana dönüşmedi. Farklı dönemlerde ateşkes, çatışmasızlık ve çözüm yönünde çağrılar sürdü. İmralı, özgür olmayan koşullarda barış arayışının devam ettiği tarihsel bir mekan hâline geldi.

Özgürlüğü, siyasi tartışmayı aştı

Sayın Öcalan’ın özgürlüğü için yürütülen mücadele de ilk günden itibaren gündemde oldu. Hukuki başvurular yapıldı, konu uluslararası kurumların gündemine taşındı, insan hakları örgütleri ve toplumsal hareketler çalışmalar yürüttü.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) 18 Mart 2014 tarihli Öcalan/Türkiye kararında, koşullu salıverilme imkânı bulunmayan müebbet hapis rejimi, AİHS’nin 3. maddesi bakımından değerlendirildi. Mahkeme, kişinin özgürlüğe kavuşabilmesine ilişkin gerçek bir hukuki imkân bulunmamasını, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele yasağıyla bağdaşmayan bir durum olarak değerlendirdi.

Kaytan/Türkiye ve Gurban/Türkiye kararlarında da bu yaklaşım sürdürüldü. Dolayısıyla Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, yalnızca siyasi bir tartışma olmaktan çıktı; uzun süreli ve gözden geçirilemez hapis cezalarının insan hakları hukuku bakımından sınırlarını da ilgilendiren bir mesele halini aldı.

Özgürlük talebi toplumsallaştı

Bu noktaya, geçen zaman içerisinde toplumsallaşan özgürlük talebiyle gelindi:

* 2000’li yılların ortasında yürütülen “Öcalan Siyasi İrademdir” kampanyasında 3 milyon 243 binin üzerinde imza toplandı. Bu kampanya, özgürlük talebini temsil ve siyasal irade tartışmasıyla buluşturdu.

* Yine Eylül 2012'de başlatılan uluslararası imza kampanyasında 10 milyon 328 bin 623 imza toplandı ve toplanan imzalar, 13 Şubat 2015 tarihinde Fransa'nın Strasbourg kentinde düzenlenen basın açıklamasıyla Avrupa Konseyi'ne sunuldu. Sınırları aşan bir önderlik gerçeğinin, sınırları aşan sosyolojik ve siyasi gerçekliği böylelikle görünür, bilinir ve hatta kabul edilir hâle geldi.

* Bu tarihsel düzlemde, 7 kadının yer aldığı bir girişimle başlayan “Öcalan’a Özgürlük Platformu” çalışması da özel bir yere sahipti. Kadınların özgürlüğü, barışı ve demokratik çözümü birbirinden koparmadan ele aldığı bu çalışma, özgürlük talebinin toplumsal ve siyasal niteliğini güçlendirdi.

* Yapılan çok sayıda toplantı, miting, yürüyüş, sempozyum, konferans ve sınırları aşan imza kampanyası ile özgürlük talebinin toplumsal karşılığı daha da görünür oldu.

Bu durum, tüm dünyaya, İmralı’daki fiziksel sınırlılığın Sayın Öcalan’ın özgürlüğü talebinin toplumsal karşılığını ortadan kaldırmadığını; hatta daha da güçlendirdiğini gösterdi.

Dünya deneyimlerinin öğrettiği

Dünya deneyimlerine baktığımızda da özgürlük ile barış arasındaki ilişkinin, yalnızca teorik olmadığını görüyoruz:

* Güney Afrika’da Nelson Mandela’nın 27 yılın ardından serbest bırakılması, yalnızca bir mahpusun özgürlüğüne kavuşması olarak görülmedi. Mandela’nın özgürlüğü, Apartheid rejiminin tasfiyesi ve müzakere sürecinin başlamasıyla birlikte ele alındı. Mandela, özgürlüğünden sonra müzakerelerin aktif aktörlerinden biri oldu ve demokratik dönüşümün merkezinde yer aldı.

* Kuzey İrlanda’da 1998’de imzalanan Hayırlı Cuma Anlaşması, yalnızca silahların bırakılmasını değil, çatışmayla bağlantılı mahpusların durumunu da barış mimarisinin bir parçası olarak ele aldı. Böylece geçmiş çatışmanın yarattığı hukuki ve insani sorunların çözümü, barışın sonrasına bırakılmadı.

* Kolombiya’da 2016 Barış Anlaşması ile FARC’ın silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişi; silah bırakmanın yanı sıra siyasal katılım, geçiş dönemi adaleti, eski savaşçıların toplumsal yaşama dönüşü ve mağdurların haklarıyla birlikte düzenlendi.

* Filipinler’de ise çatışmanın sona erdirilmesi; siyasal katılım, yerel yönetimler, toplumsal bütünleşme ve yeni kurumsal yapıların oluşturulmasıyla birlikte ele alındı.

Bu deneyimlerin hiçbiri, Türkiye’ye olduğu gibi aktarılabilecek hazır modeller değildir fakat şu ortak sonuca işaretler: Kalıcı barış, çatışmanın aktörlerini yeni demokratik düzenin içinde siyasal ve toplumsal bir zemine taşımakla mümkündür. Yapılması gereken yasal çerçevenin oluşturulması ve gereken hukuki adımların atılmasıdır.

Müzakere imkanlarını daraltıyor

Tam da bu deneyimlerin ışığında 10 Ağustos 2026’da TBMM’de kabul edilen ‘çerçeve yasa’ya bakmak gerekiyor. Yasa, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin hukuki zemininin oluşturulması bakımından önemli bir adım olmakla birlikte, sürecin başmüzakerecisi ve asıl siyasal muhatabı konumunda bulunan Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü kapsam dışında bıraktı ve eksik kaldı.

Bu durum, yalnızca Sayın Öcalan’ın kişisel hukuki durumuna ilişkin bir eksiklik değildir. Barış süreçlerinde müzakere kapasitesi, sadece silahsızlanmayla değil, siyasal muhatapların özgürce iletişim kurabilmesi, sorumluluk üstlenebilmesi, toplumsal ilişki geliştirebilmesi ve alınan kararların arkasında durabilmesiyle güçlenir. Bir yandan Sayın Öcalan’ın çözüm gücü ve iradesi görülerek İmralı’nın kapısı bir kez daha çalınmışken, diğer yandan onun özgürlüğünün, hukuki çerçevenin dışında tutulması, sürecin ihtiyaç duyduğu doğrudan temas ve müzakere imkânlarını daraltıyor.

Güven ve inandırıcılık riski

Dünya deneyimlerinin gösterdiği gibi, çatışmanın taraflarından birinin barışın kurulmasındaki siyasal rolü ile hukuki ve fiili statüsü birbirinden koparıldığında, süreçte güven ve inandırıcılık sorununun ortaya çıkması olağan bir sonuçtur. Barışın kurucu aktörlerinden birinin, barışın hukuki çerçevesinin dışında bırakılması, barış süreci açısından bir çelişki yaratıyor.

Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, barış sürecinin sonuna bırakılacak bir mesele değildir ve öyle ele alınmamalıdır. Sürecin kapasitesini artırabilecek temel adımdır. Bugüne kadar Sayın Öcalan, İmralı koşullarında dahi barış yönünde güçlü çağrılar yapmış, farklı dönemlerde çözüm süreçlerinin yönünü etkilemiştir. İmralı’nın sınırlı koşullarında yapılan çağrılar ile özgür koşullarda yürütülecek doğrudan siyasal faaliyet, müzakere ve toplumsal temas arasında niteliksel bir fark vardır. Birinde sınırlı iletişim, diğerinde doğrudan ilişki ve sorumluluk vardır. Türkiye’de yürüyen sürecin başarısı için ihtiyaç olan da doğrudan ilişki kurabilmek ve bu temelde sorumluluk alabilmektir. Kaldı ki, bu sorumluluk oldukça ağır bir sorumlukluktur. Önder olarak kabul eden Kürt halkı, kendi özgürlüğünü Sayın Öcalan’ın özgürlüğünde görüyor; bunu da her koşul ve zeminde ifade edip ortaya koyuyor.

Düzenlemelerin merkezinde olmalı

Çatışmanın sona ermesinden söz ediyorsak siyasetin önünü açmak; silahların yerine sözü, müzakereyi ve demokratik katılımı koymak zorundayız. Bunun için yalnızca mevcut yasaların uygulanması değil, sürecin ihtiyaçlarına cevap verecek hukuki ve demokratik düzenlemelerin oluşturulması da gerekir. Bu düzenlemelerin merkezinde Sayın Öcalan’ın özgürlüğü yer almalıdır. Yaşanan süreçler göstermiştir ki; Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, barışın gerçekleşmesini beraberinde getirecek kurucu bir unsurdur. Özgürlüğü sağlanmadan barışın sözünü bu kadar güçlü taşıyan bir liderin, özgür koşullarda barışın kurulmasına sunacağı katkı muazzam olacaktır. Siyasi iktidar ve karar vericilerin, bu gerçeği görmesi ve gereken adımları atması er ya da geç gerçekleşecek bir zorunluluktur; doğrudan doğruya kalıcı barışın inşası meselesidir.

Ertelenecek bir konu değildir

Bugün Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat bulunuyor. Geçmiş süreçlerin neden yarım kaldığını cesaretle değerlendirmek; yalnızca silahların susmasını değil, siyasetin ve demokratik yaşamın güçlenmesini hedeflemek gerekiyor. Bunun yolu, barışın aktörlerini özgürce konuşabilecekleri, görüşebilecekleri, sorumluluk alabilecekleri ve toplumla doğrudan ilişki kurabilecekleri bir zeminden geçiyor. Bu nedenle Sayın Öcalan’ın özgürlüğü, “ertelenecek, sonra düşünülecek” bir konu değil, barışın kurulması için bugün atılması gereken en öncelikli adımdır.

Başmüzakereci, mimar ve emekçi

Sayın Öcalan, barışı özgür koşullarda örgütleyebilmeli, bu temelde görüşlerine ihtiyaç duyduğu toplumsal kesimlere ulaşabilmeli ve özgür çalışabilmelidir. 1993’ten 2013’e, oradan 2025’e uzanan tarihsel çizgi, bize göstermiştir ki; Sayın Öcalan demokratik çözüm ve barışın başmüzakerecisi, mimarı ve emekçisidir. Şimdi mesele, taşınan çözüm iradesinin özgür koşullarda demokratik siyasete ve kalıcı barışa dönüşebilmesinin önünü açmaktır. Barış kapısı aralanmışsa o kapıdan geçmenin yolu, Sayın Öcalan’ın özgürlüğünü barışın kurucu gücü hâline getirmektir. Barışın özgürlük ile sınavı budur. Barış kapısını özgürlükle açmak ise bu sınavın tarihsel cevabıdır. Dolayısıyla bu 33 yıllık süreklilik, bize Sayın Öcalan’ın özgürlüğünün yalnızca bir kişinin hukuki durumu olarak görülmemesi gerektiğini; sağlanacak özgürlüğün Türkiye’nin barış ve demokratik toplum arayışının bir parçası olduğunu gösteriyor.