Darbe doğuran darbeci özüyle, şıngır-mıngır yapılı Türk siyasi tarihinin ironik çivisi olan “kuyudan adam çıkarma” deyimi, İsmet Paşa’nın damadı, gazeteci Metin Toker’e aittir.

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, Başbakanı ve iki bakanı idam edilen DP iktidarının, diğer kadro adamları hapis cezalarına çarptırılmış, ayrıca seçme ve seçilme hakkından mahrum edilmişlerdi.

Ancak kısa süre sonra mahkeme kararları aşınmış, üç sene sonra bütün mahkumlar serbest bırakılmış, siyasi hayata dair yasaklar ise yerli yerinde kalmıştı.

DP iktidarının Cumhurbaşkanı Celal Bayar, dokuz yıl sonra, yasağı onur kırıcı diye niteleyerek, kaldırılması için kampanya açmış, eski rakibi, CHP lideri İsmet İnönü’yü de, evinde ziyaret edip yardım istemişti. 

İsmet Paşa yurttaşlık haklarının iadesi için, katkıda bulunacaklarını açıklayınca, damadı Metin Toker, sahibi olduğu Akis dergisinde, kayınpederini “kuyuya düşmüş adamı çıkarmakla meşgul” göstermiş ve “kuyudan adam çıkarma” kavram siyaset diliye geçmişti.

Yaklaşık yarım yüzyıl (47) sonra, “Kuyudan adam çıkarma” halleri, bu defa Erdoğan’ın kişiliğinde orta yere konuyordu. CHP de, bir kere daha merkezdeydi.

Ancak, bu kez durum çok farklıydı. Kuyudaki Bayar, Başbakanı ve iki bakanının kellesini kaptırmış, kendisi darağacının gölgesinde dolaştırılarak hapis yatırılmış, her neyse hesabını vermiş biriydi.

Oysa, Recep Tayyip’in durum-vaziyetleri, hal ile gidişatı temelden farklıydı. O “tek kişilik devlet” ya da Sultan azametli davranışlarıyla, dinamik kamuoyunda (nüfusun en az yarısı) itibar ve yükselti (irtifa) kaybetme sürecinde darbelenmiş, yara-bere almasına rağmen, hala koskocaman bir toplumu, korku sarmalında teslim almış, bir muktedirdi.

Darbeyi vesile sayıp, öne sürdüğü polisin bastıran gücüyle, orduyu bütünüyle teslim almış, medyanın kalanını (Aydın Doğan) ele geçirmiştir.

Bir bakıma, Doğan darbeyi vesile bilip teslimiyeti, kurtuluşuna çare bulmuştur. Pazartesi günü ise Aydın Doğan’ın kağıt ve petrol kaçakçılığı davası başlayacaktı. Yaşlı adam, mahkeme koriidorlarında sürünmeye kendini alıştırırken, Cuma günü darbe fişeği patlamıştı. Ancak, fişek daha namludayken akıbeti, isabetsizlikle malul kaderi belliydi.

O nedenle gün, Aydın Doğan’ın günüydü. Çünkü tanklar, daha sokağa çıkarken mahalle çocuklarına maskara olmuş, askerler üstlerine gelen IŞİD kılıklar takviyeli polise “ben bir şey yapmadım abi” diye yalvarmaya başlamıştı.

Doğan, bu manzara karşısında “Erdoğan demokrasisine baş koyan muhafız” rolündeydi. “Reisi” de bulup sesine ses olunca, onun gönlündeki adamı oluvermişti.

Aydın Doğan medyasının katkılarıyla, demokrasi kurtulmuştu. Demokrasi, Recep Tayyip’in köşkleri, sarayları, emrindeki uçaklar, helikopterler, arabalar, bütün adamlarıyla beraber yedikleri sofralar, mitingleri ayağına getiren stadyum yavrusu salonlardı.

Bu çark, Doğan’ın katkısıyla kurtulmuştu. Bunca iyilikten sonra artık düşmanlığa yer, kaçakçılık mahkemelerine gerek yoktu. Doysalar, raflara gerisin geri marş ileri, arş ileri idi.

Ama, bir sorun daha vardı: Rejim, “Türk ve İslam devleti” motivasyonuyla yeniden inşa ediliyor. Esintisi Suudi çöllerinden…

 Bunun için, “milli mutabakat” denilen görüntüye ihtiyaç vardı. Faşizmin, slogansal çağrılarına CHP’nin ortak edilmesine…

İstanbul’da, denizden kaçak dolgu meydanda düzenlenen Demokrasi ve Şehitler mitingi, itibarını kaybetmiş darbelenmiş adamı kuyudan çıkarma hikayesi buradan başlıyor, rejim ray ve yön değiştiriyordu.

Darbe, bu iş için aranan fırsattı. Darbenin ertesi gün ezan ile ortalığı kaldıran Erdoğan miting sabahı, bir ölü evine ziyareti bahane edip halkına, Kur’an okuma gösterisi sunuyordu. İslam dini, Saraylı hayatın emrindeydi. Siyasetin dilinde…

 Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’ın okuma, üfleme ve efsunlamasından geçen mitingde, CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, “bu ne, din neden siyasetin yollarında?“ demeden yer alıyordu. 

Oysa bu bir, AKP’nin rejimi değiştirme gösterisiydi. Laisizmi ve demokrasiyi savunduğu iddia eden CHP de oyunda figürandı. Kılıçdaroğlu yuhalanmasına rağmen, faşizme meşruiyet verme figüranıydı…

Erdoğan kuyudan çıkarılıp “tek adam” kaidesi oyununa ortak oluyordu, Kılıçdaroğlu. Oysa daha düne kadar Recep Tayyip’in, “SSK müdürü” diye küçümsediği, Alevi diyerek ırkçıların önüne atarak dışladığı biriydi.

Ve o meydanda, IŞİD’çi sloganlara rağmen, neye alet edildiğinin farkında olmadan, amirlerinin yanında terbiyeli Türk memuru ürkekliğiyle etrafa bakınıyor, iltifat görmüş gibi mahçup gülümsüyordu.

Bir ek daha: Yalnız camiler, din, iman değil, tarihte ilk defa, bir siyasi hedefin mitinginde, Genelkurmay Başkanı da kürsüde figürandı.

1975 yılında kurulan Milliyetçi-Dinci cepheye, bu kez CHP ve Genelkurmay Başkanı da monte ediliyordu. Devlet eliyle düzenlenen İstanbul mitinginin özeti buydu. Topyekün Faşizm çark etme, teslim olma…

Ve Türk ordusu, moloza çevirdiği Kürdistan’da yarı yıkık duvarlara “Türk ırkı var olsun” naralarını, “Allahın askeri Türktür” övünmelerini yazıyordu, Faşizme tapınma olarak…