Bilindiği gibi savunma olgusu ontolojik bir hakikat olarak her canlı için geçerli bir kavramdır. Doğada her canlıda var olan temel gerçekliklerden biri de özsavunmadır. Toplumsal bir varlık olarak insanda özsavunma durumu niteliksel bir farklılığa sahiptir. Bu durum insan toplumsallığının niteliğinden kaynağını almaktadır. Birer biyolojik ve fiziksel varlık olarak bitki ve hayvan alemi açısından varlığını koruma refleksi, diğer bir deyişle öz savunma mekanizması onun niteliksel varlığı olarak biyolojik ve fiziksel varlığını korumakla ilgili bir mekanizmadır. 

Oysa ki insan toplumsallığı ve onun tarihsel bağlamı olarak tarihsel toplum fiziksel ve biyolojik bir varlık olmanın çok ötesinde bir gerçekliği ifade ediyor. Bu açıdan da insan toplumsallığında ahlak, politika, kültür, maneviyat vb. özellikleri söz konusu olduğundan, bu olgular için geçerli olmak üzere gerçekleştirdiği bir öz savunma bilincinden bahsedebiliriz. 

Durum böyle olunca insandaki en temel varoluşsal özellik olarak öz savunma, onun bütün bu niteliksel özellikleriyle de bir bağlam içerisindedir. Özcesi insandaki öz savunma, sadece biyolojik varlığını korumaya dönük bir savunma mekanizması değildir. Kuşkusuz bu da vardır. Ancak bununla birlikte toplumun temel niteliklerinin her biri de öz savunmayı gerektirir. Örneğin ahlak, bir toplumsal özellik olarak aynı zamanda toplumsal varoluşun öz savunması rolünü de oynar. Bununla birlikte toplumda ahlaki formu korumaya dönük öz savunma refleksleri, mekanizmaları bulunur. Yani toplumsal dokuyu oluşturan özellikler ya da bizim toplumsal doğa dediğimiz gerçeklik, bu düzeyde birbiriyle bağlantılı ve içiçedir. Toplumsal politika açısından da aynı gerçeklikten bahsedilebilir. 

Durum böyle iken öz savunmanın anlamından uzak yaşamak, aslında toplumsallığı ve insan gerçeğini inkar etmektir. Kuşkusuz öz savunma bir bilinç olayıdır. Öz savunma bilinci olarak tanımladığımız durum, en temel insan bilinci olmaktadır. 

Daha da çarpıcı olan durum, toplumsal hafızanın da bu temel bilince göre şekilleniyor olmasıdır. Başka bir deyişle kuşaktan kuşağa aktarılan toplumsal hafızada da toplumsal öz değerlerin savunması ana motivasyondur. Özellikle Ortadoğu’nın sözlü geleneğinde yer alan lanetlenmiş toplum hikayeleri –örneğin  Sodom Gomore’nin hikayesi- bu durumun çarpıcı yansıması olmaktadır. Bu tür hikayelerin özü, toplumsal değerleri korumaya dönüktür. Yani bazen toplumsallık bir hikaye ile kendi öz savunmasını gerçekleştiriyor. Bu anlamda doğru bir çözümlemeye tabi tutabilirsek eğer, göreceğiz ki toplumsal yaşamın her anında, her mekanında ve her işleminde içerlenmiş bir öz savunma refleksi vardır. 

Kuşkusuz bu bilince en fazla ihtiyacı olan toplumsallıkların başında Kürt halkı gelmektedir. Neden? Çünkü bugün neredeyse bütün bir yeryüzünde hiçbir halk, Kürt halkı kadar toplumsal yaşamın bütün nitelikleri de içinde olmak üzere bir yok edilme siyasetiyle karşı karşıya değildir. Dünyanın gözü önünde, Kürtler üzerinde fiziki, kültürel, politik, ahlaki ve ekonomik yaşamın bütün alanlarına ilişkin ağır bir soykırım politikası uygulanmaktadır. Kürtler açısından güncel durumdan kaynaklı fiziki imha saldırıları karşısında öz savunma sistemi tartışmaları daha fazla ön plana çıkıyor olsa da daha bütünlüklü bir yaklaşımın gelişmesi kaçınılmazdır. 

Aslında bu durum bütün Ortadoğu açısından değerlendirilmesi gereken bir durumdur. Son birkaç senedir Ortadoğu halkları özgürleşme eğilimi anlamında bir çıkış gerçekleştirdi. Ancak öz yönetime dayalı iradi bir bilinç olmadığı için çarpıtılmaktan kurtulamadı. Bu noktada Kürdistani direnişin, özellikle de Rojava Devrimi şahsında örnek olma, öncülük yapma durumu ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda üçüncü çizgi olarak tanımladığımız mücadele deneyimi en somut özgürlük duruşu olduğu kadar öz savunma duruşudur da.

Evet, kırk yılı aşkın bir gerilla mücadelesi var. Bununla bağlantılı olarak yürütülen çok yoğun mücadeleler var. Ancak soykırım tehlikesi halen ortadan kaldırılmış değildir. Bu yüzden de öz savunma bilinciyle yoğrulmuş mücadele, yaşamın her alanında, her zamanında ve her mekanında çok yüksek bir duyarlılıkla yürütülmek durumundadır. Mücadele, örgütlenmek ve örgütsellik anlamına gelmektedir. Bu da işgalci, soykırımcı sistemi reddetmek ve kendi öz yönetimlerini mücadele ederek oluşturmak anlamına gelmektedir. 

Yani sadece mahallelerde, sokaklarda, şehirlerde veya yaşam alanlarımızdan herhangi birinde, gençlerin kanal kazarak ve asgari teknik imkanlarla öz savunma sistemi kurması önemli olmakla birlikte yetmemektedir. Bu, işin sadece bir yanıdır. Bununla birlikte buranın halkı kendi öz yönetimlerini de kurarak, kendini devletin bütün kurumlarından koparmak durumundadır. Bir toplumsal form olarak kendi örgütlülüklerini en üst düzeyde gerçekleştirmek durumundadır. Bu örgütlülüğün kendisi zaten öz savunma anlamına gelmektedir. 

Bu durum sadece Kürdistan açısından geçerli değildir. Önemli olan toplumsal bütünlüğümüzü yakalama temelinde Kürt halkının bulunduğu her alanda bu savunma ve özyönetim sisteminin bir parçası olabilmeyi başarmaktır. Örneğin, Avrupa’daki halkımız da öz yönetim olgusu temelinde kendi kültürel, örgütsel, ahlaki, politik öz savunma mekanizmalarını oluşturmalıdır. Bu anlamda öz yönetim eşittir öz savunma olmaktadır.  Bu durum iki açıdan önemlidir; birincisi kendi toplumsal dokusunu koruma ve geliştirme, ikincisi ise ülkede yaşanan mücadele ile bütünleşme. Böyle olursa birbirini tamamlama gerçekleşmiş olacak. Bu durum aynı zamanda Kürdistan’da yürütülen direnişi de tamamlamak anlamına gelmektedir. Böyle olursa rayına oturmuş bir öz savunmadan bahsedebiliriz. 

İster barışçıl bir çözüm temelinde, ister devrimci halk savaşı temelinde olsun, geldiğimiz tarihsel aşama Kürt halkının ve Kürdistan’ın mutlak surette özgürleşeceği bir aşamadır. Ancak bunun için, bütün bilinç hallerimizin en üst seviyesinde bulunması gereken bir öz savunma bilinci gerekmektedir.