Söz uçar, yazı kalırdı. O nedenle yazılmadı bazı yazılar. Toprak hayatın defteriydi. Üzerinde yaşayan tüm canlılar; bitki ve hayvanlar ve dahi insanlar ise toprağın yazısı, çizisiydi. Şimdi toprak ölü, bitkiler ve hayvanlar tükeniyor, insan ise bu tükenişin sebeb-i sızısı...
Yazı kalırdı ve anımsatırdı. Her kuşak bir önceki defteri açar, kanayan yarasını arar, bulur, parmak basardı. O nedenle yazılmadı bazı yazılar, sadece yaşandı. Ama Jorge Luis Borges oturup Alçaklığın Evrensel Tarihi’ni yazdı. Alçaklık bir hal. İnsanın doğaya attığı kazığın hali. Bakın o bile yazıldı. Zalim Kurtarıcı Lazarus’tan, İnanılmaz Düzenbaz Tom Castro’ya, Kadın Korsan Dul Çing’in nedametinden, Görgüsüz Gördü Hocası Kotsuke No Suke’nin pişkinliğine... Alçaklığın Evrensel Tarihi’nin anılmasa da olurdu diyebileceğimiz kahramanlarına atfedilmiş bir kitaptır kendisi.
Lazarus mesela, insanların umutlarıyla oynayıp, ağlarını ölümüne atan biri olduğu için bu tarih kitabında pek masum anılmayacaktır. Sanki her şey Kabil’le değil de Lazarus’la başlamıştır. Yaradılışa atfedilen tüm resimlerin kötüsü odur adeta. Hak eder de bunu.
Lazarus Morel bir tanıdık sima. Buyruğu altında hepsi de yeminli tayfa denecek bine yakın adam var. Bin odalı bir mekan var mı not düşülmemiş bu kitaba. Bu bin adamın yaklaşık 2 yüzü reis takımını ya da meclisi oluşturuyor. Ha ha ha ha! Burdan da tanıdık geldi şimdi size mevzu. Devam edelim...Bu 2 yüz yeminli tayfa kalan 8 yüz adama buyruk verirdi. Tüm "halledilmesi gerekilen işleri" bu 8 yüz adam eksiksiz yerine getirirdi ve elbette denetimleri en baştaki 2 yüz adam tarafından yapılırdı. "İşler karışacak olursa ya adalete teslim edilir ya da ayaklarına taş bağlanarak Missisipi’nin diplerine yollanırlardı. Bu zavallıcıkların çoğu melezdi. Devşirilmişlerdi. Görevleri, iyi intiba uyandıracak bir görünümle büyük çiftlikleri gezip, köleleri ayartmak, kaçmaya teşvik etmek, sonra o köle üzerinden paranın gözüne vurmaktı. Siyahi köle efendisinden kaçar, kendisini satmalarına izin verirse paranın bir bölümünü alacağı sözü verilirdi. Sonra kölenin bir kez daha kaçmasına yardımcı olur, siyahların özgür olduğu bir eyalete yollayacaklarına söz verirlerdi. Bir siyah için para ve özgürlükten daha baştan çıkarıcı ne olabilirdi? Yüreklenir ve ilk kaçışı göze alırlardı.
Sonrası hüsran.
Lazarus’un tayfası köleyi kaçtıktan sonra hemen satmaz, ilk efendisinin ilan vermesini bekler, para ödülünün durumuna bakarlardı. Köle özgürlüğü ve alacağı parayı beklerken, kölelerin özgür kalması için Kuzey’den Güney’e gelen bazı adamlara takılmaması gerekiyordu. Takılırsa eğer ya da bağ kurduğu hissedilirse, tayfa acımasız bir son için fazla düşünmeye gerek duymazdı.
1834 senesi olduğunda 70’e yakın köle bu şekilde "kurtarılmış"tı. Ama bir gün işler ters gitti. Birisi, ki kendisi bir çiftlik sahibinin yeğeniydi, Lazarus’u ele verdi. Polis Lazarus’un evini çevirdi. Son dedikleri şey... Ama hayır, Lazarus özenle tıraş oldu, özenle plan yaptı ve özensizce puro üstüne puro içti. "Suçun kurtuluş olarak yüceltileceği", ülke çapında iz bırakacak bir planı vardı: Siyahları beyazla karşı ayaklandırmak, New Orleans’ı ele geçirip yağmalamak, bölgede tek sultan" pardon egemen olmak!!
Bu özenli tıraş ve planla yollara düştü. Tıraşı uzamış, planı güneşle birlikte kurumuştu. Ayakkabısı da yürüme hallerine alışkın değildi, dağılmış, pörtlemişti. Atı da yoktu, ayakkabısı da. Ama piştovu vardı! Bir atlı gördü, silahı doğrulttu, adamı nehir kenarına doğru yürüttü, onu vurdu, karnını deşti, cebini kurcaladı, parasını aldı, ayakkabısını aldı ve atına atlayıp uzaklara sürdü.
Hakkettiği, siyahlar tarafından linciydi ama Lazarus, bir yıl sonra sahte isimle yattığı bir hastanede akciğer hastalığından öldü. Ayaklanma mı? Oldu ama küçük, önemsiz. Çabucak bastırıldı. New Orleans bize kadar ulaşan hikayesini yaşadı...
Bizi kuşatan zamanların da böyle bir hikayesi olmalı. İnsanların umutlarıyla dalga geçen ve dalgayla da sınırlı kalmayıp, ölümüne oynayan bir Lazarus ilahi ahenkten yoksun bırakılmamalı.
2 yüz reis takımı ile hükmettikleri 8 yüz tayfanın akıbeti belirsiz. Yeni bir Lazarus bulmuş, gıcır ayakkabıları ve parlak yüzükleriyle efsunlayıp duruyorlardır umutsuzları. Eminim öyledir.