20. yüzyılın ilk yarısını birey merkezli bir idealizmin ağır etkisi altında geçiren Modern Batı sanatının etkilerine karşı realist bir refleks geliştirerek kollektivist bir ifade alanı yaratmaya girişen Sovyet sanat eleştirisi 1930’lara kadar „çatışma” eksenli bir sayıltının iki temel çıkarımına dayanıyordu. Kapitalist sanat ne kadar ‘bireyselci’ ve ‘dışavurumcu’ ise sosyalist sanat da o kadar kollektivist ve gerçekçi olmalıydı.  

Alla Efimova, Sovyet sanatının ideolojik ve fikri arka planını irdelediği „Düşünce Maddeye Karşı: Post-Sovyet Sanatın Tüketimi Üzerine” başlıklı makalesinde 20. yüzyıl çağdaş sanatının büyük ölçüde komünizm ve kapitalizm arasında yaşanan fikri çatışmaya hizmet ettiğini vurgulayarak ifade eder bu olguyu. Hem Batı’da hem de Sovyetler’de sanat eleştirisi retoriğine ideolojik husumetin damga vurduğu tespitini yapan Efimova, Soğuk Savaş dönemi boyunca bu karşıtlığın en doruk noktasına ulaştığını belirtir.
Evet, 1950’lerde bireysel ifade özgürlüğünü temsil ettiği kabul edilen Batı merkezli idealist dışavurumculuk, Sovyet sanatına karşı kitlesel bir propogandanın parçası olarak CIA tarafından bile desteklenecekti. Denebilir ki bu kapışma Sovyet sanatı ile Batı sanatı arasında belki de mutlu bir izdivaçla sonuçlanabilecek yaratıcı bir etkileşimi daha başından itibaren engellemiştir.
Ancak 1989 yılında Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan Doğu Bloku’nun çöküşü siyasal alanda olduğu gibi sanat alanındaki „soğuk savaşın” da sonu anlamına geliyordu. 1990’larla birlikte Batı’nın saygın sanat galerileri Sovyet dönemi sanatına kapılarını açmaya başladılar. Bu süreç aynı zamada iki ayrı eleştiri ve sanat geleneğinin yeni sentezler oluşturmasını da beraberinde getirdi bir anlamda. Bugün Andy Warhol ya da Damien Hirst’in aykırı çizgilerini genç bir Rus çağdaş sanatçısının isyankar çalışmalarında görmek kimseyi pek şaşırtmıyor.


Sanat ürünleri kaldı geriye
Kasım ayının son günlerinde Britanya’nın en prestijili sanat galerilerinden Saatchi’de Sovyet dönemi ve Sovyet sonrası Rus çağdaş sanatına ilişkin açılan iki önemli sergi bu etkileşimin önümüzdeki yıllarda daha da artacağına işaret ediyor. Bu enteresan iki sergi üzerine Guardian’dan Daily Telegraph’a yelpazenin gerek sağında gerekse de solunda yer alan gazetelerde sanat-politika ikilemi denkleminde etraflı değerlendirme yazıları yayınlandı. Yani Sovyet dönemi sanatı Batı’da sanat eleştirmenlerinin gündeminde hala önemli bir yer işgal ediyor. Yıkılan koca bir siyasal rejimden geriye sadece sanatsal ürünlerin miras kalmış olması sosyalist siyasi düşünce geleneği açısından derin bir kedere delalet etse de, sanat formunda hayat bulmuş fikirlerin zamana ve mekana direnç yeteneği bağlamında beşeri bir umuda da işaret ediyor.
Saatchi’deki sergilerden ilki 1960 ile 1980 arası döneme odaklanıyor. ‘Buzu Kırmak: Moskova Sanatı’ başlıklı sergi sosyalist dönemin önemli sanatçlarının çalışmalarından oluşuyor. Serginin en fazla ilgi çeken eserlerinden biri ise Alexander Kosolapov’a ait. Dönemin Sovyet politik sanatı ile Amerikan tüketim kültürü ikon ve imajlarını harmanlayarak kendi tarzını oluşturan Kosolapov’ın 1985 yılında yaptığı „Lenin ve Coca Cola” eseri herhalde serginin en provakatif çalışmalarından biri.  
Lenin’in gravürü ile „Coca Cola, Gerçek Birşey” sloganını aynı kareye zekice yerleştiren Kosolapov’ın çalışmalarında, katı bir bürokratik ve ideolojik yapıya dönüşen Sovyet sosyalizmi ile basit bir tüketim medeniyetine dönüşen kapitalist yaşam tarzı arasında, bireyi ve toplumu baskı altında tutmak anlamında pek fark olmadığı vurgusu hakim. Kosolapov, Sovyet sosyalizminin de kapitalist tüketimciliğin de semboller ve sloganlar üzerinden kitleleri ikna etmeye uğraştıklarını vurgulayarak, iki sistemin de kendilerini bu yolla ayakta tutmaya çalıştıklarını söylüyor. Sergide 1960 ile 1980 arasında ürün vermiş dikkate değer sosyalist-gerçekçi sanatçıların birçoğuna yer verilmiş.

Politik damar hala güçlü
‘Şenlik Sovetler Birliği Sanatı’nın En Seçkin Yüzüdür: Rusya’dan Yeni Sanat’ başlıklı ikinci sergi ise Post-Sovyet dönemi sanatçıların çalışmalarını kapsıyor. İsmini Stalin’in 1935’te Sovyet sanatının ne olması gerektiğine ilişkin yaptığı tespitten alan sergide gösterilen ürünlerde göze çarpan ortak özellik Putin yönetimindeki oligarşik rejimin baskıcı politikalarına yoğun göndermeler taşımaları.  
Siyasal yönetimin baskılarından korunmak için sembollere ve simgelere sığınan 1960’ların sosyalist sanatçı kuşağından, oligarşik düzene karşı özgürlük isteklerini isyancı bir dille ifade eden 2000’lerin ‘Pussy Riot’ kuşağına Rus sanatındaki politik damar hala güçlü görünüyor. Anglo-Saxon kültür ortamında çağdaş sanattan konuşmak, çağdaş sanat üzerine konuşmaktan ibarettir; Rus sanatı üzerine konuşmak ise doğrudan politik ve toplumsal sorunlar üzerine konuşmak anlamına gelir. Bu kural Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı’sından Kosolapov’ın ‘Lenin ve Coca Cola’sına gerçerliliğini hala koruyor.

AHMET ATAŞ