Faşizm, belki de kapitalizmin insanlık düşmanı tüm eğilimlerinin doruk noktasına ulaştığı sistemin adı. Ve nasyonal sosyalizm, 1930 ve 40’lı yıllarda on milyonlarca insanın ölümüne yol açmış, bugüne dek yaşanmış en yoğun faşizm deneyimi. Nazilerin toplama ve imha kamplarında kurban ettiklerinin arasında kimler yok ki: yahudiler, komünistler, anarşistler, eşcinseller, sakatlar, çingeneler, hatta sosyal demokratlar. Nasyonal sosyalist ölüm makinesinin kurbanları arasında belki de adı en az duyulmuş olanlar Aslanayağı Korsanları (Edelweißpiraten), isimlerini yakalarında taşıdıkları aslanayağı çiçeğinden alan, III. Reich’ta bütün gençlerin Hitler Gençliği’ne (HJ) katılmasının zorunlu hale getirilmesinin ardından hayatlarını baştan sona vicdani ret olarak yaşayan gençlik grupları.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, yoksulların açlık ve umutsuzluktan başka hiçbir şeye sahip olmadığı günlerde, çözümü Almanya’nın büyük şehirlerinin yoksul mahallelerinden kaçıp soluğu doğada almakta bulmuştu işçi sınıfının çocukları. Doğada yürüyor, kamp ateşlerinin başında toplanıyor, gitar çalıp şarkılar söylüyorlardı.
1933’te Almanya’daki bütün gençlik örgütlerinin yasaklanması ve Hitler Gençliği’ne katılımın zorunlu hale gelmesiyle, HJ’un 100 bin olan üye sayısı ilerleyen yıllarda 8,7 milyona kadar çıkacak (ki bu sayı o dönemki Alman gençliğinin yüzde 98’i anlamına geliyor), gençlerin NSDAP’nin gençlik örgütünden bağımsız olarak herhangi bir etkinlik yapması yasaklanacaktı. Yüzde 98’lik kesimin hikayesini hepiniz az çok biliyorsunuz: Hitler Gençliği’nin ardından SA, SS, Wehrmacht; devletin bebeklerin yüzde 98’inden katil yaratmasının hikayesi... Kimisi toplama kampında bekçi oldu, yahudilerin, çingenelerin, komünistlerin yakıldığı fırınlara odun attı; kimisi Rusya’da, Polonya’da, Fransa’da kardeşlerini, kardeşlerimizi öldürdü; birçoğu efendileri adına öldürmek için gittikleri uzak diyarlarda kendi yaşamlarını da bıraktı. Ama biz yüzde 2’nin bir parçası olan Aslanayağı Korsanları’nın hikayesine kaldığımız yerden devam edelim.
Hitler Gençliği, Almanya sokaklarında devriye geziyor, zorunlu etkinliklerden kaçan, nazilerden bağımsız gruplaşan, faşizme rağmen gençliğini yaşamaya çalışanların peşine düşüyordu. Yeraltında faaliyeti sürdüren komünist gençlik örgütleriyle ilişki kuranlar, kendi çapında illegal işlere bulaşan gençlik çetelerine üye olanlar ve Hitler Gençliği’nden çeşitli nedenlerden atılmış olanların yanında, faşizm öncesinden gelen doğa yürüyüşlerinden, şarkılı, içkili akşamlardan, kızlı-erkekli grupların çırılçıplak soyunup kendini göllerin, nehirlerin serin sularına bırakmasından vazgeçmek istemeyenler de kovuşturmaya uğruyordu.
Kamp ateşinin başında, geçmişten gelen geleneksel şarkıların yanında, çoğunluğu Hitler Gençliği’nin marşlarının üstüne yeni sözler yazılmasıyla ortaya çıkan şarkılar da söyleniyordu. Hitler Gençliği’nde cinsiyet ayrımı önemli bir ilkeyken, Aslanayağı Korsanları’nın genç kızları da aralarına kabul etmeleri, erkeklerin “erkek” gibi, kadınlarınsa “kadın” gibi yetişmesinin büyük önem taşıdığı 30’lu-40’lı yılların Alman toplumunda, “ahlaksızlıkları” hakkında yapılan propagandaya güç katıyordu. Disiplin, vatan sevgisi, namus gibi değerlerin “beş para etmediği” bu grupların varlığı, nazi iktidarı için katlanılamazdı.
Baskılar yaşamlarını zorlaştırıyordu belki ama Korsanlar aynı zamanda faşistlere anladıkları dilden cevap vermeyi de ihmal etmiyorlardı: sokaklarda devriyelerle kavga ediyor, tek yakaladıkları Hitler Gençliği yöneticilerini dövüyorlardı. Böylece, artık “gençler sorunlarını kendi aralarında çözsün” dönemi kapanıyordu. Korsanlar’la başa çıkamayan Hitler Gençliği’nin ağlamaları, Gestapo’nun devreye girmesiyle sonuçlanıyordu. Artık tutuklamalar, işkence ve hapis cezaları Korsan olmanın karşılığıydı.
İkinci Dünya Savaşı’nın başlaması, gençliğin askerileştirilmesinin önemini daha da arttırıyor; bu durum, Korsanlar’a “halkı askerlikten soğutma”, “Alman halkının birliğini bozma”, “Gestapo’ya mukavemet” ve “vatana ihanet” suçlamaları (hepsi de ne kadar da tanıdık, değil mi?) ve nihayetinde toplama kampına gönderilmek ya da idam olarak geri dönüyordu. Nazilerin en sevdiği “dolaylı idam” yöntemlerinden biri, askere alınan Korsanlar’a ölümün kesin olduğu görevler vermekti. Örneğin, doğu cephesine gönderilen eski Korsan Bruno Bachler, mayın tarlalarında el ele tutuşarak bütün alanı tarayacak biçimde yürümeye zorlandıklarını anlatıyor. Nazilerin öldürdüğü Aslanayağı Korsanları’nın sayısı tam olarak bilinmiyor. Hem nazilerin gerçek ya da sözde muhaliflerini öldürmek için kullandıkları yöntemlerin çeşitliliği hem de Korsanlar’ın birbirlerini çoğunlukla gerçek isim yerine lakaplarıyla tanıyor olmaları, net bir sayıya ulaşmamızı güçleştiriyor. Ancak, İkinci Dünya Savaşı bitip naziler iktidarı kaybettiğinde hala hayatta olanların küçük bir azınlık oluşturduğunu söylemek yeterince fikir verecektir.
Kendi dönemlerinin “punkları” olarak görebileceğimiz Korsan gençlerin varoluşu bile başlı başına faşist rejime karşı bir direniş eylemiyken; gittikçe radikalleşen kesimlerinin gerçekleştirdiği direniş, zamanla yahudileri ve asker kaçakları saklamak, “kuşlama” ve “yazılama” gibi eylemleri kapsayacak biçimde güçleniyordu. Genelde sokak dilini kullanıyor ve – kimse korkusundan uzun bir bildiriyi yerden alıp okumaya cesaret edemeyeceğinden – kısa metinler yazıyorlardı.
Örneğin:
“Artık kahverengi sürünün sonunu getirelim! Bu sefalette ölüyoruz.
Bu dünya bizim dünyamız değil!
Başka bir dünya için savaşmalıyız,
bu sefalette ölüyoruz!”
ya da:
“Bok ne kadar kahverengiyse, Köln de o kadar kahverengi. Uyanın artık!”
gibi...
Aslanayağı Korsanları’nın direnişi, faşizm öncesinde işçi hareketinin kalelerinden olan Köln-Ehrenfeld’de doruğa ulaşıyordu. Toplama kampından kaçmış olan Hans Steinbrück’ün öncülüğünde asker kaçaklarıyla, hapishanelerden, toplama kamplarından kaçmış insanlarla, saklanarak Holocaust’tan kurtulmaya çalışan yahudilerle birlikte yüz kişiyi aşan bir direniş ağı oluşturuyor, bildiri dağıtma ve yazılamanın yanında sabotaj eylemleri yapıyor ve buldukları silahlarla Gestapo’ya karşı kendilerini savunuyorlardı.
Bir gün, silahlarını ve nazilerden çaldıkları diğer mühimmatlarını sakladıkları kilerin ihbar edilmesinden sonra düzenlenen Gestapo baskınında Ehrenfeld grubunun birçok üyesi ve gizledikleri yahudiler nazilerin eline düştü. Bir sonraki gün evin önünde bekleyen Gestapo devriyesiyle Ehrenfeldli Korsanlar arasında çıkan çatışmada bir polis, bir SA (“Sturmabteilung”) üyesi ve bir de Hitler Gençliği devriye sorumlusu öldü. İlerleyen günlerde Ehrenfeld, grubun yakalanan arkadaşlarının serbest bırakılması için yaptığı, amok koşusunu andıran eylemlere sahne olurken, sonuçta 63 kişi “Ehrenfeld Grubu”na üye olmaktan tutuklandı.
Hans Steinbrück, yakalandıktan sonra şöyle diyecekti:
“Arkadaşlarımla beraber, Almanya’nın savaşı mümkün olan en kısa sürede kaybetmesi için elimizden geleni yapacaktık. Bu nedenle bir cephanelik oluşturduk. Silahlarla savaşın sürdürülmesi açısından önemli olan üretimi ve cephe bu yakınlara geri çekildiğinde tren yollarını sabote edecektik.”
10 Kasım 1944 günü aralarında Steinbrück’ün de bulunduğu 13 kişi halka açık bir şovla idam edildi. Aralarında en genç olan Bartolomäus Schenk 16 yaşındaydı.
Aslanayağı Korsanları’nın başkaldırısı, yalnızca faşizme karşı çıkmakla yetinmeyen, “kapitalizmin köküne kibrit suyu ekmeli!” diyen bir isyandı. Sadece Hitler Gençliği’nin kahverengi gömleğini değil, her türlü üniformayı giymeyi reddediyorlardı. Boyun eğmek, emirleri yerine getirmek, üretim bandı başında ömürlerini tüketmek, dev makinenin küçük dişlisi olmak istemiyorlardı. Özgür yaşamak adına, zincirleri hariç kaybedebilecekleri yegane şeyi, canlarını tehlikeye atmaktan çekinmediler.
Savaş bittikten ve Almanya faşist olmayı bırakıp “demokratik” olduktan sonra, dün nazi olarak Korsanlar’ı kovuşturanlar, “demokrat” olarak kaldıkları noktadan devam edeceklerdi. Ne “demokratik” kurumlar ne de bölgeyi işgal etmiş olan ABD ordusu sevecekti Korsanlar’ı. Nazilerin 1930’larda başlattığı işi, “demokratlar” 1940’larda bitirecekti. 1950 yılına gelindiğinde, artık Aslanayağı Korsanları yoktu. Almanya, olması gerektiği gibi, çalışkan ve itaatkardı.
LEVENT KONCA: İsyanı yaşarken