Derler ki aşık öyle olmalı ki şöyle bir kalkınca her tarafı ateşler sarmalı, kıyametler kopmalı… Tıpkı Leyla gibi… İnsanların birbirine selam bile vermeye korktuğu bir zifiri karanlıkta onun aşkı, yüreğinde büyüttüğü sevgisi hepimizin kurumaya yüz tutmuş ruhlarına cansuyu oldu…

O bize aşkın ne olduğunu, nefes bile alamadığımızı hissettiğimiz zamanlarda nasıl hayat bulacağımızı, yaşamla nasıl buluşabileceğimizi, tüm çıplaklığıyla gösterdi. Tuttu Mazlum’un, Kemal’in elinden artık tarihte kaldı böyle aşklar denilen bir ortamda zifiri karanlığı aşklarıyla söküp attılar. Özgürlüğe olan inançları, yüreklerindeki gerçek sevginin yaydığı aydınlık, karanlığın sahiplerinin gözlerini kör etti ve bugün artık Kürt olmanın, böyle bir aşka sahip olmanın onurunu, sevincini yeniden yaşattı herkese.

Hallacı Mansur’a sorarlar aşk nedir diye hem de düşüncelerinden dolayı idam edilmeden bir gün önce. Der ki, ne olduğunu bugün yarın ve öbür gün göreceksiniz. Ve bu sözünün ardından katledilir. İşte hepimizin bu soruyu birbirimize sorduğu zamanlarda –oysa aşk arayışçısı pratikçidir, arayışını yaşamın içinde mücadeleyle yürüyen bir savaşçıdır- Leyla, tıpkı bir derviş gibi sözün artık bittiği yerde kendi bedeniyle dedi ki aşk savaşçısı olmak budur... Kendi yüreğinde harlandırdığı ateş tüm dünyayı kasıp kavurdu ta ki aşkın yaratıcısına ulaşıncaya kadar. Ve gösterdi hepimize aşk nedir... Çünkü Leyla biliyordu, yüreğinin ta içinde hissediyordu ki aşkın yaratıcısına ulaşmak için ateşi avuçlarında tutmak gerekir. Karanlığın efendilerine ellerinde tuttuğu ateşle dedi ki biz, aşkı yüreklerimize ekenin yarattıklarıyız, bu ateşle oynanmaz, yaklaşın ve görün ateş mi sizi yakar siz mi ateşi…

Fakat zordu yürekleri kabuk bağlayanlara, sevgiden nasibi almayanlara aşkın yaratıcısına olan tutkuyu anlatabilmek, onun sesinden, sözünden ayrı kalmanın yüreklere saldığı acıyı anlatabilmek. Çünkü karanlığın efendileri bilmezler ki dağı bile taşır insan aşık olup inanınca. O yüzdendir ki her şeyleriyle bizim en kutsal değerlerimize saldırdılar, annelerimizi yerlerde sürüklediler. Bilmediler ki yaptıkları her şey daha da büyük öfke oldu, nefret oldu ve aşkın yaratıcısına olan bağlılığı daha da güçlendirdi. Bilmediler ki aşkın yaratıcısının yolunda yürümek yürek işidir. Ve o yürek sadece onu tüm benliğiyle hissedenlerde yaşam bulabilir. Tıpkı Sema’da olduğu gibi, Zilan’da, Tekoşin’de, Atakan’da ve daha binlerce aşk arayışçısında ve onların yoldaşı Leyla’da, gül yürekli analarımızda…

Bilmezler ki aşkın yaratıcısıyla olan bağ öyle güçlüdür ve sarsılmazdır ki, karanlığın efendilerinin yaptığı, yapacağı hiçbir şey o bağı yok edemez, zayıflatamaz. Çünkü bu bağ emekle, acıyla, öfkeyle, aşkla yoğrulmuştur. Onlar bilmezler ki ne yaparsa yapsınlar hissedersiniz yine de çünkü aşkın yaratıcısı ona biraz bile yaklaşan herkesin içine öyle bir özgürlük sevdası bırakmıştır ki asla yok olmaz. Çünkü o hepimizin, herkesin içindedir, ruhundadır, bir adada yıllarca tek başına bırakılsa da, milyonlarca insan ama en çok da aşkın yaratıcısının takipçileri onu içlerinde, yüreklerinin ta derinliklerinde, zihinlerinde hep hissederler.

Aşkın yaratıcısına ulaşmak, ona cevap olabilmek yüreklerimizi yeniden aşkla doldurabilmek için binlerce yıldır karartılan yüreklerimizin her bir zerresinin ateşle yıkanması gerekir. Tıpkı Leyla, Nesrin, Şükran, Ardıl ve varlıklarıyla bu dünyayı güzelleştiren, anlamlı kılan binlerce aşk arayışçısının yaptığı gibi… Çünkü aşkın yaratıcına ulaşmak, ona kavuşmak, onda erimek, onda yok olmak, ona kendini adamak, iki ayrı varlıkken tek bir varlık olmak ister. Bunun için çekilen tüm acılar, sıkıntılar kendini yeniden yaratmanın aracıdır. O mücadelenin sonucudur ki tek varlık haline dönüşen bedenler işte o zaman haykırır:

“Bitmeyen sevgi ve selamlarımla” ve asla bitmeyecek…