Kürtler tarihlerinde hep büyük acılarla yüz yüze kaldılar. Yüzlerce yıl işgal altında yaşadılar. Ancak en acılı ve trajedik tarihleri 24 Temmuz 1923 yılında gerçekleştirilen Lozan Konferansı’yla başladı. Lozan Konferansı Kürtleri yok sayan bir belge olarak, Kürtlerin yaşadığı acıların da temel kaynağı olmuştur.
Aslında Ortadoğu’nun ve Kürtlerin yaşadığı büyük acıların temeli 17 Mayıs 1916 yılındaki Sykes-Picot Antlaşması’yla atıldı. Sykes-Picot özü itibariyle henüz savaş sürerken Ortadoğu’nun nasıl paylaşılacağına dönük yapılan bir antlaşmaydı. Daha sonra bu plan deşifre olsa da, bir şekilde yine sürdürüldüğü de bir gerçektir. Savaş sonrası 18 ile 26 Nisan 1920’deki San Remo Konferansı’nda Ortadoğu’nun nasıl bölüşüleceği tartışılmıştı. Sevr Konferansında ise bugünkü Türkiye’nin 8-9 parçaya bölünmesi, bunun içerisinde -Kürtler isterlerse- bir Kürdistan’ın, Ermenistan’ın kurulması derken kime neresi verilecek konferansıydı.
Bugün biliyoruz ki, o yıllarda William Eagleton Sevr için, “Daha imzalandığı anda ölü doğmuş bir metinden başka bir şey değildi” diyecekti. 1919- Ocak 1921 yılında yapılan Paris Konferansı’nda Sevr’i onaylamıştı. Hatta 21 Şubat ile 14 Mart 1921’de gerçekleştirilen Londra Konferansı’nda ilginç bir şekilde Sevr’in kararlarını kabul etti. Ancak kimsenin “anlamadığı” bir şekilde Mustafa Kemal ve arkadaşlarına; “Antlaşmayı gözden geçirmek üzere Londra Konferansı toplandığında itilaf devletleri statüko ile çakışan bir anlayışla antlaşmada Kürdistan konusunda değişiklik yapmaya hazır olduğunu” alelacele ilan etmişlerdi.
Burada olup bitenler özü itibariyle Sevr’in Türkiye için bir tehdit yani şantaj olduğudur. Sevr; Kürtler, Ermeniler, Yunanlar için sadece ve sadece gönüllerini okşamaydı. Böyle olduğunu bizler daha sonra Fransa ve TC arasında 1921 yılında Ankara Antlaşması’nda, yine 24 Aralık 1921 Kahire Konferansı’nda, 11 Ekim 1922 Mudanya Antlaşması’nda ve son olarak Lozan’da gördük. Tümüne son noktayı koyan ise 5 Haziran 1926 Ankara antlaşması oldu.
Sevr’de Kürtlere ve Ermenilere haklar sunduklarını söyleyenler hile, zor, şantaj ve komplo kullanarak Musul Eyaletini almak için her şeyi yapmışlardır. Musul Eyaleti’ndeki petrol yataklarını ele geçirmek için gerçek manada çok büyük suçlar işlemişlerdir.
Musul Eyaleti Petrolleri karşılığında ise hem Yunanları, hem Ermenileri, hem de Kürtleri satmışlardır.
Kürtleri; devletler arası güçler satmışlardır. Bunun öncülüğünü -hiç şüphe yoktur ki İngiltere yapmıştır. Musul’u alan İngilizler Kürt soykırımına sınırsız onay verdiler. 1925’ten 1938’e kadar süren aralıksız saldırılar ve kırımlar bununla bağlantılıydı.
Kürtlere karşı yüz yıldır aralıksız yönelen, saldıran ve soykırım uygulayan bir Türkiye Cumhuriyeti Devleti tüm bunlardan ne kazanmıştır?
Kürtler büyük soykırımlar yaşamışlardır. Bunlar doğru. Ancak Kürtler aynı zamanda bu soykırıma karşı büyük direnmesini de bilmişlerdir.
Türkiye Cumhuriyeti devleti ne kazandı sorusuna verilecek cevap, en fazla hiç bir şey olacaktır.
Lozan Konferansı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne hiç bir şey kazandırtmamıştır. Kürtler katledilmişlerdir. Ancak büyük katledilme ve soykırıma karşı Kürtler yılların büyük yok sayılma ve yok edilmeye karşı intikam hırsıyla büyük direnmişlerdir, büyük savaşmışlardır. Kürtler direnişleriyle kendi kimliklerini herkese kabul ettirmesini bilirlerken, yeniden dünya sahnesine kendilerini taşırmışlardır. Peki, TC devleti dünyaya kendi faşizan kimliği dışında neyle kabul ettirmiştir?
Özcesi, Kürtleri ve diğer halkları yok sayan Lozan Konferansı’nın bir yeni yıldönümüne yaşarken, Türk devletinin darbelerle boğuştuğu bugünlerde, Kürtlerle barışarak Ortadoğu’da hak ettiği büyük yeri alabilmesi için Lozan’ı terk ederek, büyük barışını sağlaması Türkiye Cumhuriyeti Devleti için en doğru yaklaşım olmaz mı?
Son olarak; bugün yaşanan darbenin ya da darbe girişiminin Kürt sorunuyla ya da Kürtlerin yok sayılmalarıyla ne kadar bağlantılı olduğu ortadayken, darbelerden kurtulmanın bir yolu olarakta, Lozan anlayışını terk etmek en doğru çözüm değil midir?