
Yazım ve yazının toplumsal ve kültürel üretime yansımasının günümüzdeki algısı, onun uygarlıksal bir aşama ile ilgili olduğu hatta geri bir aşamadan ileri bir aşamaya geçişi ifade ettiğidir. Yazımda, bu genel yargının ortaya çıkışından yola çıkarak, Kürt sözlü lirik sanatına değineceğim. Özellikle de modernizmin dayandığı eski Yunan uygarlığını anlamaya çalışırken, bir şehir efsanesi olarak ortaya çıkardığı bu yargı, öyle sanıldığı gibi günahsız ve saf değildir.
Herşeyden önce bu yargı, bir ikilik bağlamında vücut bulmakta ve 'geri' ve 'ileri' sıfatlarını bu yargının tanımlanması için öncelikle kullanmaktadır. Yazı ve onunla ilgili olan, elbetteki hem ileri hem de olumlu diğer sıfatlarla ilişkilendirilerek kullanılırken, sözlü ve sözlülük ile ilgili olan ise geri, geride kalan, aşılmış olan ile ilişkilendirilerek kullanılır olmuştur. 'Geri' ve 'ileri' sıfatlarının tamamen izafi oluşları bir kenara, ölçüleri de muğlaktır. Bu sorunsallığı bir kenara bırakırsak dahi, şu soruyu haklı olarak sorabiliriz: Gerçekten yazım uygarlıksal bir aşamadan bir başka uygarlıksal aşamaya geçmek için olmazsa olmaz mı?
Günümüz dilinde daha rahat anlaşılması için şöyle ifade edelim: Teknolojik gelişim, ekonomik kalkınma, toplumsal refah ve zenginlik, kültürel üretimin kalite ve nicelik olarak gelişimi, entellektüel kapasitenin artması için yazı bir ön koşul mu? Bir aşamadan 'daha üst' bir aşamaya geçiş için yazı kültürünün yaygınlığı şart mı?
Bu soruya yanıt ararken en göze çarpan örneğin, İsveç örneği olduğu muhakkak. 18. yüzyıl İsveç'inde dünyadaki en yüksek okur yazarlık oranı ile karşı karşıyayız; dini bir farzdan dolayı insanların yüzde 98’i okur yazardır. Ancak aynı İsveç, yukarıda bahsi geçen konuların hepsinde de Avrupanın en fakir, 'geri' kalmış ülkelerindendir. Yani okur yazarlık ya da yazının yaygınlığı bahsi geçen ilerleme, kalkınmayı ya sonuç olarak doğurmuyordu ya da buna tek başına yol açmıyordu.* Bu tespiti yaparken, yazımı ve onunla ilgili kayıt yöntemlerinin, dil ve fikirlerin sabitleştirilmesi, başvurulabilir kaynaklara çevirilebilir olmasının etkisini ve onun yol açabildiği gelişmeyi/gelişmeleri yok sayma teşebbüsüm yok.
Ancak onun sözlü olan ile, sözlülükle kıyası üzerinden iki uygarlıksal aşama arasında köprü olarak sunulmasının, bizi iki farklı yanılgıya götüreceğine işaret etmek zaruridir. Birinci yanılgı, bu 'ilerleme'nin (bu yargının göreceliğini bu makalede geniş olarak tartışmayacağız) gerçek öznesini tanıyamamamızla ilgili iken, ikincisi sözlü ve sözlülük ile ilgili klişelere dayanarak onu ya hor görmemiz veya geçmişe aitliği, otoktonluğu (kendiliğinden oluşan) ile ilgili, onu romantize etmemize götürmesi.
O halde modern dönemin uygarlıksal gelişmesinin gerçek öznesini aramak makul bir çaba olacaktır. Sovyet dönemi Kazakistanı'nda okur yazarlığın topluma en az etkisi bulunan bölgelerinde yapılan bir deney, bize bunu anlamamızda yardımcı olacaktır. Deneyin amacı, deneklerde soyut düşüncenin yazı, okur-yazarlıkla ilişkisini araştırmak. Deneyden önce soyut düşünce geliştirmekte zorlanan, soyut fikirleri anlamakta zorlanan denekler, okul eğitimi ardından hem soyut düşünce geliştirmekte hem de soyut düşünceleri anlamakta daha rahattırlar. Bu deneyin sonucunu değerlendirmekte aceleci davranmamak gerekiyor. Çünkü bu gelişimi sağlayanın yazı, okur yazarlık olup olmadığı, deneyi yapanlar için de kuşkuluydu.**
Sonuç itibarı ile yazım ve söz konusu gelişmeyi ilişkilendirecek bir delil elde mevcut değildi. İsveç örneğinde de göstermeye çalıştığımız gibi aslında karşımıza yazının böyle bir etkisinin mevcut olması ile ilgili bir şehir efsanesi mevcut. O halde özneyi nerede arayabiliriz? Hem 18. yüzyıl İsveç'inde hem de günümüz bazı toplumlarında (bkz. Batı Afrika’da çok alfabeli topluluklar) yazımın sonucu ve bu şehir efsanesindeki etkisinin birbiriyle çelişmesi, bizi bir soru ile cevaba yaklaştırabilir: Söz konusu uygarlıksal gelişmelerin yaşandığı ve yaşanmadığı toplumsal deneyimlerde asıl tuzak nerede bulunmakta?
Baktığımız zaman, yazı ve yazımsallığa bu görevi biçen çok güçlü bir ideolojik akımla beraber bu gelişmeler meydana geliyor. Yani aslında soyut düşünceyi sağlayan yazı değil ya da tek başına yazı değil, ideolojik bir akım, bir yaklaşımdır. Bundan yola çıkarak tereddütsüz sözlülükle ilgili başta sözünü ettiğim yargıların da ideolojik yargılar olduğunu söyleyebilirim.
Sözlü ve yazılı edebiyata bilgi ile bakıldığında çok daha nötr değerlendirmeler yapılabilir. Yazılı edebi eserlerin ilk örneklerinin tamamının sözlü edebiyat ürünlerinin yazımı ile ilgili olduğu çokça desteklenir. Gerek Homeros’un lirik anlatımındaki formülümsü tekrarlar ***, gerekse Gilgamêş destanının anlatım biçimi bunu desteklemektedir.
O halde her şeyden önce sözlü ve yazılı şiire de elimizden geldiğince bu ideolojik (ön)yargılardan arınarak yaklaşmak doğru olacaktır. Edebi ve şiirsel olanın ölçülerinin, kurallarının, yolunun, adabının şekli, farklı türleri ve bu türlerin ayırımı ile ilgili varolan konsensüsler, bu türlerin estetiği ele alışı sözlü olmaları veya yazılı olmalarından dolayı değil, farklı aktarılmış olmalarında, farklı geleneklere, yenilenmelere dayanıyor olmalarından kaynaklı olması daha kuvvetle muhtemeldir. Kürt sözlü şiirinin en güzel örnekleri, aşk hikayelerinin manzum anlatımında veya destanların lirikle desteklenmesinde görülmektedir. Kela Qumrî destanında "Wê roja xwedê dinya ava kir, şêr û pilingên vê dinyayê lê peyda kir" dizeleri ile anlatıya girişin muhteşem çekiciliğini şiirden ayrı ele almak ne ola ki! Daha yeni bir örnekte, Smaîlê Eyo’nun tutuklanma dramını konu alan lirik anlatıma girişin "Ez ê ne li vir im lo ne li wê me, ez ê baraneke hûr im lo tevlî bê me, ez ê ewrekî reş û tarî me lo li ser behrê me" şiirselliğini tartışma konusu yapmak sanatsal bir kaygıdan mıdır ki? Aynı lirik anlatının "ez ê rêka Diyarbekira xopa li ber xwe deynim lo bikudînim, ez ê bi textê siltanan bigirim lo bihejînîm, ez ê efûwa Smaîlê Eyo bavê Mehmûd bi xwe re bînim" dizelerinde umudu, imaj zenginliğini, dilin estetiksel kullanımını görmemek, onu basit görmek, geçmişe ait, otokton (belki de geri) bir anlatı veya şiirsellik olarak değerlendirmek, ideolojik bir kendini beğenmişlik değil de nedir ki?
Yazı, sözün hafıza dışında da kaynak olarak başvurulabilirliğini güçlendirmiştir, bu anlamda elbette sanatsal, düşünsel üretime katkıları tartışılmazdır. Ancak bu, söze ideolojik (ön)yargıyla yaklaşmamızı hoş göstermez. Hele hele konu şiir olunca ne Şex Riza Telebanî’nin şiirleri ne de Cegerxwîn’in şiirleri Xerabo lirik aşk anlatımındaki şu bedduanın güzelliği ile yarışamaz:
"Xerabo dîno, min bihîstî tu zewicî
Te ji xwe re yek dî xwestî
Heke ji min çêtir be
Bila li te helal be, li wî canî
Yan na, ez tu nifira li te nakim, tu dûrî dest î
Xwedê teala bike, rebî goştê canê te bihele
Li hewa bimîne komek hestî
Tu kwîr bibî têkevî ber vî destî"
* Bu konuda Harvey J. Graff’ın harikulade çalışmasına bakınız: The Literacy Myth: Cultural Integration and Social Structure in the Nineteenth Century, New Brunswick ve London: Transaction Publishers, 1991.
** Bu konuyu James Gee geniş açıklama ve yorumlarla aktarıyor: Social Linguistics and Literacies: Ideology in Discourses, 2015.
*** Oral Forulaic Theory olarak tabir edilen teori çerçevesinde Parry ve Lord’un çalışmalarıyla ilgili bakınız: Foley, John Miles. Oral-Formulaic Theory and Research: An Introduction and Annotated Bibliography, NY: Garland Publishing, 1985.