
Türk devletinin yıllardır “kandırılmış çocuklar, cahiller, teröristler”; Kürt halkının ise özgürlük savaşçıları olarak gördüğü, özgürlüğünü sağlayacağına inandığı gerilla içindeyiz. Kendine özgü bir lügat oluşturmuş gerilla. Mütevazi bir dil ve yumuşak bir üslubu var. Yaşlısı, genci, komutanı, savaşçısı birbirine “Heval” diye hitap ediyor. Kategorize etme, sınıflandırma, birbiri arasına farklılık koyma yok. Sadece ismiyle hitap etmek yadırganıyor; ayıp karşılanıyor. Heval Abbas, Heval Mirza, Heval Jiyan, Heval Delila, heval Roza deniyor.
Herkes Heval
Her bir gerilla bir yerden! Bakur’dan Hakkarili, Diyarbakırlı, Siirtli, Maraşlı, Dersimli, Muşlu, Urmiyeli, Makulu, Qeledizeli… Kürdistan’ın her yerinden ve her biri bir renk! Her biri farklı bir lehçede konuşuyor; Kurmanci, Dımılki, Sorani, Hawramani, Tırki! Türk’ten, Laz’dan, Arap’tan, Fars’tan ve başka milletlerden!
Mazlum bize gerilladaki hevallik olgusunu anlatıyor: “Kapitalist modernite çağında insanlar tüketim makineleri haline gelmiş. Öyle olmuş ki kavramlar bile tüketilmiş, içi boşaltılmış. Gerillada ise ‘Heval’ ve ‘Hevallik’ olgusu Türkçe’deki arkadaş ve arkadaşlık kelimesinin gerçek anlamıyla ve içeriğinin dolu dolu olarak, hatta daha öte biçimiyle kullanılmasıdır. Arkadaş, yani arkandaki taştır. Sıkıştığında, ayakta durmayacak durumda olduğunda sırtını vereceğin kişidir. Hastalandığında yanında olan, ana gibi üzerinde titreyen, sana bakandır; bacağın, kolun, dilin, düşüncendir; birlikte ürettiğin, emek ortağın, birlikte paylaştığındır; seni hisseden, maneviyatın, yol arkadaşın, yoldaşındır.”
Çoğu üniversite okumuş, kimi de okulu yarıda bırakmış. Okulu bırakıp yönlerini dağa dönmelerinin nedeni belli; ya Kürtlerin bir toplum olarak tanınmaması, kendi diliyle eğitim görmemesi, kendini yönetmemesine tepkiden dolayı, ya kendi halkının Önder olarak gördüğü Önderliğe yönelik Türk devletinin uygulamalarından, ya da ebeveynlerinin devlet baskısıyla karşılaşması, işkence görmesi, sakat kalması ve tutuklanmış olmasından duyulan öfke. Kimileri ise çocukluğundan beri kendisi için kahraman gördüğü, olmayı hayal ettiği yolu seçmiş. Kürt çocuklarına ‘büyürken ne olmak istersin diye sorulduğunda “gerilla olmak isterim” cevabının alınacağı sosyolojik bir gerçekliğin ortaya çıktığını kimse inkar edemez. Velhasıl, gerillada okula gitmeyen neredeyse yok!
Gerilla Fırat
Gerilla Fırat okul, eğitim mevzusunda sistemi sorgulayan şeyler söylüyor; “İnsan ilişkileri, olay ve olguları yorumlama, onları ele alma biçimi sahip olunan zihniyetle ilgilidir. Zihniyet, bakış açısını belirliyor. Sistem zihinleri kalıba koyuyor, yaratıcılığı öldürüyor, fabrikadan çıkmış ve sadece sınavı geçmeye koşullanmış, bir şeyler kazanmaya endekslemiş insanlar yetiştiriyor; özgür düşünceli insanların ortaya çıkmasını engelliyor. Sistem önüne şıklar koyacak sen de doğrusunu bulacaksın! Bir sorunla karşılaşıldığı zaman bir de çözüm yolunun ne olduğu şıklarının gelmesini bekleyen insanlar şekilleniyor. Onun için okula gitmemek daha iyi, sistemin kirinden pasından daha az etkilenmiş oluyor insan. Bir de Kürdistan’da eğitim Kürtler için esas olarak asimilasyon aracı olarak kullanılıyor. Biz burada eğitimimizi kendimiz görüyoruz. Okuma yazması olmayan arkadaşlarımıza okuma yazma öğretiyoruz. Hem bunu yaparken isteyen Kürtçe, isteyen Türkçe, isteyen Arapça, isteyen Farsça okuyor, öğreniyor, eğitimlere katılıyor. Dil ayırımı yok ve farklı diller, lehçeler sorun olmuyor. Hem önemli olan kendini ifade etme, meramını anlatma. Yani o özgüveni ortaya çıkarma!
Kendi müfredatımız var. Tarih, felsefe, sosyoloji, quantum, ekoloji, kadın, demokrasi, özgürlük, toplumsal adalet ve ihtiyaç duyulan başka konularda kendi eğitimimizi kendimiz yapıyoruz. Hangi konuda ihtiyaç varsa o konuda eğitimimizi yapıyoruz. Sadece öğretmen, sadece öğrenci yok; herkes herkesten bir şeyler öğreniyor, herkes herkese bir şeyler öğretiyor. Bilgi ve bilmeyi hissiyatla, duyguyla geliştiriyoruz. Bu eğitimimizle sistemde okul okumamış bir arkadaşımız, üniversite okuyan birinden daha güçlü analizler yapabiliyor, daha iyi kendini ifade edebiliyor. Bir teorisyen de bir yazar da oluyor. Hem Türk okullarına gidilmemesi eğitimsiz olmak demek olmuyor. Özgür bir ortamda, özgür düşünceyle özgür eğitimimizi görebiliyoruz.”
Şiyar arkadaş
3 Şubat, saat 23.00! Çok sayıda Türk savaş uçağı Kandil’i sabah 5’e kadar bombalıyor. Sabaha kadar bombalama, patlama sesleri, kızılca kıyamet! Uçaklar bombardıman yaparken birlikte olduğumuz Şiyar arkadaş öfkeli, ama acı bir tebessümle konuşuyor:
“Bu Tayyip Erdoğan’ın gözünü kan bürümüş, kanla besleniyor, kan çok akarsa başkan olacağını sanıyor. Türkiye toplumunu saf ve kolay kandırabileceğini düşünüyor. Tıpkı 1 Kasım seçimlerinde olduğu gibi! Nasıl ki 7 Haziran seçim sonuçlarını hazmetmedi, hükümeti kurdurmadı, savaş çıkardı, istikrarsızlık ve kaos ortamı yarattı, sonra da ‘ben istikrarı sağlarım’ diyerek, hileyle, oyunla, zor ve baskıyla 1 Kasım seçim sonuçlarını elde ettiyse şimdi de aynı yöntemi devreye koymuş bulunuyor. ‘Bakın savaş var, istikrarsızlık var, iki başlılık var, ben başkan olayım istikrarı getiririm’ diyor. İlginç ve psikolojik sorunları olan bir kişilik! Gerçekten Türkiye toplumu tam bir enkazla karşı karşıya! Saplantılı bir kişiliğin memleketin başına getirdiklerine bir bakın hele!
Böyle giderse biz Türklerle nasıl birbirimize kardeş diyeceğiz? Fesat kalpli biri, dağlarımızı bombalıyor, şehirlerimizi kuşatıyor, insanlarımızı öldürüyor. Ne için? Başkan olmak için! Birimizi bile öldürmek için onlarca uçak kaldırıyor, yüzlerce kazan atıyor. (kazan dediği çelikle çevrili, parça etkisini arttırmak için içinde binlerce domdom kurşunu olan ve güçlendirilmiş TNT ile dolu olan 1 tonluk bomba). Kimmiş cani? Çınar’da polis karakolu eyleminde gerçekleştirilen patlamaya canice diyorlardı. Bunu diyenler hele gelsin bu kazanların nasıl bir vahşet durumu ortaya çıkardığını görsünler. Vurdukları yerlere baksınlar, kazanların oluşturduğu çukurları, yüzyıllık ağaçları nasıl kökünden söktüğünü, nasıl budadığını görsünler. Tek bir tanesi bile bir şehre düşse en az on binayı yıkar. On bin insanın içine düşse her on binini de öldürür. Bir de bunlardan yüzlercesini düşün. Bu kadar insan düşmanlığı, bu kadar canlı ve doğa düşmanlığı olur mu? Bu saldırganlığa barbarlık denilmeyecek de ne denecek?
Mahir heval
Şiyar’ı can kulağıyla dinleyen Mahir ise daha güncel konulara giriyor: “Adam dünyanın başına bela olmuş. Bak her gün onlarca mülteci katlediliyor. Kim yapıyor bunları? AKP! Ne için yapıyor peki? Bize karşı yürüttüğü savaşta Avrupa’dan daha çok silah almak, Kürtlere yaptığı katliama sesiz kalmalarını sağlamak, hatta soykırım politikasına destek almak için! IŞİD, El Nusra ve Ahrar El Şam çeteleri eliyle halka kan kusturuyor, katliam gerçekleştiriyor, Suriyelileri bulundukları topraklardan göç etmeye zorluyor. Sonra da MİT örgütlediği birimler eliyle topraklarından kaçanları Avrupa’ya gitme yolları gösteriyor. Bir kısmının Avrupa’ya gitmesine göz yumuyor. Bununla Avrupa’ya ‘bakın hepsini gönderirim, başınıza bela ederim’ diyor. Avrupa onun istediği gibi davranmayınca da tehdit olarak onlarcasını yolda katlediyor. Türkiye Avrupa’dan resmen ve alenen fidye istiyor. Avrupa da bu parayı vereceğini söylüyor, anlaşmalar yapıyor. Zaten bir kısmına da kapıları kapatıyor. Türkiye’de ne kadar mülteci olduğu belli olmadığı halde milyonluk uydurma sayılar veriyor. Bu adamın gözünü sadece kan değil, para da bürümüş. Ortadoğu coğrafyasını da cehenneme çevirmiş.”
Uçaklar bombalamaya devam ediyor. Her kazan vuruşunda adeta deprem oluyor, yer yerinden oynuyor. Hiroşima’da Atom bombasının patlatılması görüntüleri geliyor gözümün önüne. Binlerce insanın ölümü, doğa katliamı,… Bir de Sur’u ve Cizre’yi düşünün, kim bilir orada halkımıza yönelik hangi bombaları kullanıyor, neler yapıyor bu adamlar diyorum. Amedli ve ailesi Sur’da yaşayan Çiya’nın gözleri parlıyor. Demokratik Özerklik ilan edildiği ve görkemli bir direniş gösterildiği için büyük bir sevinç içinde. Övünerek “Ma kimin memleketi” diyor…