Her şeyin gerçek dışı, isim-cisimlerin yalan olduğu bir yerde, 15 Temmuz darbe girişimi de, uzayıp giden püsküllü yalanlar dolambacında bir düğümdü.

En büyük yalan “haberimiz yoktu" ağzıydı. Birinin, “olaylar başladıktan sonra, eniştem haber verdi", ötekinin “eşten, dosttan duydum" demesi, yalan püsküllü fes takmaydı.

Çünkü, haberliydiler. O gün, darbecilere darbe için, pusular kurulu, namluya mermi sürülüydü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, anı geldiğinde, darbeyi bastırmış kurtarıcı olarak gökten yere inmek üzere, üç gün önce, arkasını dönmeye koktuğu asker yaverlere haber vermeden, aranan suçlu kurnazlığıyla gideceği yeri kimseye söylemeden, geride şaşırtmaca izler bıraka bıraka, ailesiyle Marmaris’in izbesinde, akla gelmeyen bir otele saklanmış; oradan vaziyetin gelişimini takip etmişti.

Binali, zaten önemsiz, yani “düşük profilli" Başbakandı. O, İstanbul’da kalmış, kimsenin önemseyip dokunmayacağını bile bile yine de, tedbiri elden bırakmamış, kara camlı sivil bir arabayla gizlenip şehrin sokaklarında turlayarak, sonucu beklemişti.

Her şey, “film içinde film" olan bir oyunun senaryosuna bağlılıkla gelişiyordu. Senaryonun en gülünç sahnesi, darbenin İstanbul’daki bir köprünün işgali ile başlamasıydı. Bu köprüde, Allah u ekber sedaları arasında, askerlerin boğazı kesilerek, bıçaklanıp tekmeler altında kemikleri kırılarak ruhu teslim alınıyor, Türk halkı da televizyonlarına seyrediyorlardı.

Havuzlaşmış televizyon kanalları tek ağzıdan “sevgili vatandaşlar, şekilde görüldüğü gibi Fethullah Gülen darbe yapıyor" yayınındaydı.  

Oysa, isyancılar tekdüze değildi, aralarında ırkçı Ergenekoncular dahil, Kemalizmin her renk ve ses tonuna bağlı unsurlar vardı.

Erdoğan ise kendini gösterdiği gibi masum ve mağdur değildi. Yol açtığı tahribatın sorumlusuydu. Ama elinde güç olduğu için baskındı. Kendini eski ortağının saldırısına uğramış gösteriyordu. Çünkü, “çok zeki" olan yandaşlara kendini mağdur gösterme, batı dünyasına da “bakın ben dincilerle savaşıyorum, hadi beni destekleyin" deme şirinliğine ve demokrat görünmeye ihtiyacı vardı.  

Demokrasi nöbetleri, bunun içindi.

Ancak, kendi deyimiyle darbe girişimi “Allahın bir lütfü" idi. Bu lütfü değerlendirme zamanıydı. Bunun için gereken hazırlıkları vardı. Kuyuya atılacakların listesi hazırdı.

Nitekim hazırlıklı oldukları darbenin ertesi günü belli olmuş, sabah erkenden meslekten atılan 3 bin kişilik yargıç listesi yayımlanmış, aynı gün binlerce akademisyen, aydın ve gazetecinin yurt dışına çıkışı yasaklanmış, tutuklanma listeleri yürülüğe konmuştu.

Demokrasi nöbeti, Magandanın işkence şenliğine dönüşmüştü. Bu şenlikte, iki sene önce “edepsiz" denilerek iktidar sofrasından ötelenen Barolar Birliği Başkanı, bütün adamlarıyla baş selamına geçiyordu. Evrensel hukuk adına utançtı, bu…

Çünkü o sırada, Özgür Gündem Gazetesinin kapısı kilitleniyor, gazeteciler, yazarların evleri baskına uğruyor, kültür, sanat ve iletişim insanları, Maganda demokrasisinin esirleri olarak kanlı katiller gibi kelepçelenerek götürülüyorlardı.

Kürtlere sıranın geleceği, onların birinci derecede düşman ilan edilecekleri belliydi. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de de böyle olmuş, Türk ırkçılığı Kürtlere zulmü, vatanseverlik madalyası yapmışlardı.

Alman devletinin raporlarına göre, ülkeyi “dinci çetelerin üssü” haline getiren AKP’nin düşünceyi kelepçelemesine şaşmıyorum. Dinci terörün destekçisi olarak kendisine yaraşanı yapıyor, o. Onların insani boyları, suçlarıyla orantılıdır. Ama CHP de, "demokrasi nöbeti“ kepazeliğiyle, suç ortaklarıdır.

CHP, böylece tarihine de ihanet etmektedir. Devletin kurucusu olmanın sorumluluğu yadsımanın yanında, tarihinde ilk defa, darbeden darbecilik görevi çıkaran zalime biat ediyor.

Bu, ülkede insanlığa adanmış umutların tükenişiydi. Çünkü CHP lideri, demokrasi nöbeti mitinglerinde Maganda katiller, hırsızlar, Mafya babaları ile sahne alıyordu.

Oysa CHP, 27 Mayıs darbecilerine, en azından idamlar konusunda itiraz etmişti. 12 Martçıların karşısına muhalefet olarak dikilmiş, idamlar, işkence, sürgün, hak, hukuk gasbına dur demiş, mağdurların umudu olmuştu. 12 Eylül’de ise CHP kapatıldığı için kendisi de mağdurdu.

Ama bu kez, darbe bastırdım diye diye darbe yapan Faşist cephedeydi. Çocuk katilliği, yolsuzluk, hırsızlık, demokrasi düşmanlığı ile itham edilen egemen darbe lideri, demokrat oluvermişti.

CHP Maganda demokrasisi nöbetindeyken, dünya tarihinde ilk defa, Türk hapishanelerine alınacaklara yer açmak için, 38 bin mahpus serbest bırakılıyordu. 70 bin kişi sorgusuz, sualsiz işi, ekmeğinden koparılıp sokağa atılıyordu. Çoğunluğu Fethullah ve benzeri din sahtekarlarıyla ilgisi ilintisi bulunmayan bilim insanları, gazeteci ve yazarlar bilekleri kelepçeli olarak hapse sürüklenirken CHP, AKP’nin kurumsallaştırmak istediği Maganda demokrasisine “hoş geldin" deme nöbetindeydi.

CHP’nin, koltuk değneği olarak Faşist cepheye sürüklenmesi, onun tükeniş sefaletiydi. Sefil kimliğinde, düne kadar çocuk katilliği, yolsuzluk, hırsızlık, demokrasi düşmanlığı ile itham edilen Erdoğan, kol, kanat gerilen demokrat oluvermişti.