Aylardır herkes birbirine aynı soruyu soruyor: Bu savaş daha ne kadar sürecek? “Yerli ve milli” diktatörümüzden öğrendiğimize göre; kıyamete kadarmış. Bu açıklamasıyla bir kez daha anladık ki, dünyanın sonunu beklemeye gerek yok. Kıyamet dediğin yanıbaşımızda ve her an aktif olarak kendini hissettirmekte. “Öteki dünyayı” boylamadan da kıyamet alametlerinin her birini tek tek yaşıyor, seyrediyor, seceresini tutuyoruz.

Umuda dair en ufak bir kıvılcımının bile parlamasından geçtim, bundan daha kötüsü nasıl olabilir’i insan tahayyül bile edemiyor. Üstelik bütün bu olup bitenlerin ayak seslerini daha önce duymuş olan bizim gibi faniler, ölenlere yanmak dışında hiçbir şey yapamıyor.

Dokunulmazlık yasasının kalkmasıyla beraber, büyük ihtimalle kendilerine mahpus damları görünen başta Selahattin Demirtaş olmak üzere, Kürtlere analarının ak sütü gibi helal olan sivil siyaset kanalları da tıkanmış durumda. HDP’nin 7 Haziran’da yakaladığı yükseliş ivmesini devam ettirememesi, barış süreci konusunda yeterince etkin olmayışları gibi konularda ayar çekenlere, oldukça sert eleştirilerde bulunanlara ben de müsaadenizle bir soru sormak istiyorum: Daha ne yapsalardı? Kandil’le meclis arasında gide-gele helak oldular

Üstelik Demirtaş’ın açıkladığına göre, devletin bilgisi dahilinde gittiği Kandil’e, görüşmelerin sürdüğü sırada, hemen yamacında devlet tarafından bombalar yağdırılmış. O bombaların biri Selo’ya gelmediyse, onun canını koruduklarından değil, hapse tıkıp içlerine su serpme ihtimalinden vazgeçmemek olmalı. HDP kadrolarının önde gelen isimlerinin Sur’da, Cizre’de, Nusaybin’de yerden cenaze kaldırmak, hendeklerin başındaki gençlerle konuşmak, yas tutan anaların derdine dertlenmek, her adım attıkları anda gaza, toza, tazyikli suya boğulmaktan imanları gevredi. Mecliste ağızlarını açtıkları anda, üzerlerine çullananları, linç etmeye kalkanları görmedik mi? Sahi daha ne yapsalar herkesin aynı anda içi rahat edecek? Muktedirlerden daha güçlü olmalarını beklemek için hangi yeter-şarta sahipler de kullanamadılar?

Başları bin bir türlü beladan kurtulmayan sadece onlar değil üstelik. Alın size bugün düşen DİHA haberi: “Diyarbakır’ın Sur ilçesinde sokağa çıkma yasakları ve çatışmaların sürdüğü mahallelerde 3 Mart günü güvenlik görevlilerinin operasyonlara ara vererek güvenli bölgeye geçişini sağladığı siviller içinde yer alan 2 - 12 yaşları arasındaki çocuklardan 8’i hakkında ‘terör örgütüne üye olmak’ suçlamasıyla dava açıldı.”  

Bence devletin bu kez elini çabuk tutması isabetli olmuş. Çünkü malum sayelerinde; her Kürt politik doğuyor. Büyüyüp serpilmelerini beklemenin bence de manası yok. Tanık oldukları katliamlardan içlerinde yer eden öfkeleri eninde sonunda o çocukları da TAK üyesi haline getirecektir muhtemelen. Şimdiden dava açılsın ki, o çocuklar da bu davaya layık olmaya çalışsınlar değil mi?

TAK demişken, Vezneciler eyleminden sonra yaptıkları “Türk Halkı sessiz kalarak onayladığı bu savaşın mağduru olmaya mahkûmdur" açıklaması iki taraf açısından da durumun vahametini gözler önüne serer nitelikteydi. Misal ben bütün bu olan bitenler karşısında, hasbelkader şu köşede iki satır yazmaktan daha fazlasını yapamadığım, sessiz bir acı içinde olanları izlediğim için bu “mağduriyeti” ve “mahkumiyeti” hak ettim öyle mi? 

Gerçekten buradan nasıl çıkılacak, ne zaman çıkılacaktır? Bu faşist iktidar Dersim 38’i aratmayacak katliamlardan vazgeçeceğe benzemediğine göre, daha kaç kişinin bu cereyanda canından olmasını izleyeceğiz? Üstelik her an ben de, benim gibi sessiz ve dertli bir sürü insan da TAK’ın sözünü ettiği “mahkumiyet”in mahcupluğunu iliğine, kemiğine kadar yaşarken canımızdan başka verecek bir şey, ödeyeceğimiz başka bir bedel var mıdır? Dedim ya, bilmiyorum. Bilmedikçe kahrolup, sessizce payıma ya da yanıma düşecek bir bombayı bekliyorum.