Haberi okumuşsunuzdur. Babası tarafından cinsel istismara uğrayan bir çocuk, mahkeme salonunda beş defa dinlenmesine rağmen, istismardan ne derece etkilendiği tam saptanamadığı için bir kez daha yaşadıklarını anlatmak zorunda bırakılıyor.
Bir toplumun en masum ve savunmasız bireyleri, hiç kuşkusuz çocuklardır. Dışarıdan herhangi bir yardıma ihtiyaç duymaksızın hayatını sürdürebilme yeteneğini bir insan, zamanla, yaşla ve tecrübeyle kazanır.
İnsan kendi yaşamı üzerinde bütünlüklü bir otokontrol sağlayacak düzeye geldiğindeyse en basit deyimle, ‘büyümüş’ sayılır.
Erişkin sayılabileceği zamana kadar bir çocuk, hem fiziksel hem de ruhsal olarak büyük bir insanın yardımına ve yol göstericiliğine gereksinim duyar. Bu büyük insanlar genelde anne-babalar olsa da ailesinin herhangi bir sebeple çocuğa bakamayacağı durumlarda, akraba çevresinden birileri veya bazı devlet kurumlarından görevliler, çocuklara gerekli yardımı ve desteği sunmakla yükümlüdürler.
Doğal olarak çocuklar belli bir yaşa kadar, fiziksel olarak tamamıyla onlara bakmakla yükümlü olan bireylere bağımlıdırlar.
Annelik duygusu ve içgüdüsünün, kendisini yavrusuna kurban edebilecek derecede gelişkin olması, doğanın bu savunmasız yaratıklara, çocuklara sunabileceği en anlamlı armağandır. Zaten çocukların tehlike ve kötülüklerden korunmasında en büyük fedakarlığı gösterenlerin, hep anneler (istisnalar hariç) olduğu da bilinen bir durumdur.  
Bundan yola çıkarak denilebilir ki; kendi kendine yetemeyen bir çocuğun yaşamında, anne-baba, kardeşler veya diğer yakınların yeri ve vazgeçilmezliği ne kadar büyük ise; bu yakın çevreden çocuğa gelebilecek zararların, onda yaratacağı travma da o kadar büyük olacaktır.
İnsanlığın kanayan yarası, çocukların ensest tacizlere maruz bırakıldığı vakalar, maalesef azımsanmayacak oranda yaygın.
Çocukları tacizleriyle mağdur edenlerin, bizzat en çok güven duyulan aile bireyleri veya yakın çevreden kişiler olmaları, bu tür ensest ilişki ve tacizlerin ortaya çıkmasını engelleyen faktörlerin başında geliyor.
Çocukların yaşadıklarını kimseye anlatmamaları konusunda tehdit edilmeleri, ensest tacizlerin uzun yıllar gizli kalmasına yol açıyor.
Tıpkı tecavüze uğrayan kadınların, maruz kaldıkları bu şiddeti anlatmak istediklerinde, toplum tarafından peşin hükümlerle suçlanmaları ve aşağılanmaları gibi çocuklar da uğradıkları tacizleri anlattıklarında, kendilerinin suçlanabileceklerini düşünerek, sessiz kalmayı tercih edebiliyorlar.
Ayrıca; çocukların maruz kaldıkları şiddeti anlattıklarında, olayı tekrar takrar yaşamak durumunda kalmaları, psikolojik işkencenin artı bir boyutudur. Bunun için çocukları dinleyecek insanların, mutlaka işinin ehli çocuk psikologları olmasının önemi büyüktür. Zira bu durumdaki çocukların ilerideki yaşamlarının sağlıklı olabilmesi; bu sorunu gerçek anlamda, mümkün olan en az ruhsal tahribatla atlatmalarına bağlıdır.
Dolayısıyla ensest kurbanı çocukları sağaltmaya çalışırken, çok duyarlı davranılması ve çocuklarla iletişimin, uzman psikologlara bırakılması gerektiği açık. Bu durum bu kadar açıkken; yargıya intikal eden ensest vakalarında, mağdurların -tabiri caizdir- mahkeme duvarı suratlı heyetlerin önünde, defalarca kez ifade vermek zorunda bırakılmaları, insafsızlık ve vicdansızlık olduğu kadar hukuksuzluk örneğidir de.
Sanki tacize uğrayan birinin bu durumdan hiç etkilenmeyebileceğini varsayarak, mağdurların ruh sağlığının bozulup bozulmadığına dair rapor istenmesi ayrı bir insanlık sorunudur.
Tacizcilere, tecavüzcülere ve şiddet faillerine, mağdurların ruh sağlığının bozulduğu oranda ceza kesmeye kalkmak, hiçbir insani mantığa sığmaz, hiçbir hukuki kriterle de bağdaşmaz.
Özellikle taciz ve şiddet mağduru çocukların ruh sağlığının ciddi oranda yara aldığının raporlarla kanıtlanamadığını varsayalım; bu durumda failler hiç ceza almayacak veya az-göstermelik cezalara çarptırılarak, yaptıklarıyla mı kalacaklar?
Ya “taciz kurbanlarının ruh sağlığının bozulmayabileceğini” kanıtlama derdine düşen bir mahkemenin ruhu, ne kadar sağlıklıdır acaba?