‘İnancım yaşamımsa, dilim kimliğimdir’

                                                                             

Hayatımızın gönüllü sürgün yılları, yıllar sonra zorunlu sürgüne dönüşmüştü. Kim bilebilirdi ki yerinden, yurdundan ve toprağından bir kere kopuşun bir daha geriye dönüşü olmayan yersiz yurtsuz bir ruh hali yaratacağını.

Uçsuz bucaksız ovası ve verimli toprakları ile Kürt Kızılbaş inancının hayat bulduğu, yeşerdiği Pazarcık, günümüzde kimsesizliğini kimseye anlatamadığı sessizliğin yurdu.

Okul yıllarında yaz tatilinin gelmesini iple çekerdik. Tatil başladığı hafta köye gitme hazırlıkları yapılırdı. Neredeyse bütün aşiretim ve birkaç köye mensup mahalledeki biz Pazarcıklılar, özellikle kızlı erkekli yaş gurubum köye gitme gününü iple çekerdik. Şehirde yaşıyorduk ama köye gitmek bizde ayrı bir duygu yaratıyordu. Şehirdeki koruma içgüdüsü, köyde yerini kendin olma haline bıraktığından, köy bizim özgürlük alanımız oluyordu. Bizim gibi köylerini gönüllü terk edenlerin birkaç aylığına da olsa topraklarına gitmesiyle yaz döneminde köyümüz, özlem ve hasret giderenlerle dolardı.

Toprağın sahipleri tarafından canla başla ekilip biçildiği, başakların yeşerdiği ve hayatın tüm canlılığıyla yaşandığı yıllardı. Topraksız hiçbir köylü yoktu. Buna bizim gibi aileler de dahildi. Terketmiştik ama topraklarımızı satmamıştık. İçten içe hep birgün yeniden dönüşün hüzünlü bekleyişi içindeydi sanki o topraklar.

O dönemde abilerim babama ''Tarlaları satalım, boş yere öylece  duruyor orada, şehirde iş kuralım'' dedilerse de babam her seferinde şiddetle karşı çıkar, ''Toprak satılmaz, o bizim namusumuzdur‘ derdi. O dönemde hepimiz kızardık babamın bu kuru gurur söylemlerine. Yıllar geçtikçe, özgürlük hareketi hareketi geliştikçe babamın bu konudaki kararlılığına hak verdim. Çünkü toprak, tek başına mülkiyet olarak algılanmamalıydı. Toprak bizim kültürümüzle, kimliğimizle, dilimizle, coğrafyamızla, doğamızla, köklerimizle, aile bağlarımızla buluştuğumuz, bu aidiyetimizi devralarak gelecek kuşaklara aktardığımız en önemli özgürleşme alanımızdı. 

Babam şu an hayatta değil ancak satmadı onurunu, namusunu ve toprağını. Ne garipti ki babama bunu söyleyen bizler devrimciydik, babam da alabildiğine feodal(!) bir adamdı. Bugün o topraklar hala bizi bekler. Pazarcıkla ve köyle bağımız o topraklardır. Gidemezsek de göremezsek de o köy ve o topraklar bugün duygusallıktan öteye geçemiyor. Oysa ki ona, anlam kazandırmak gerek…

Niye mi anlatıyorum bu hikayemi?..

80‘li yılların sonu 90‘li yılların başları. Maraş'taki Kürt Kızılbaş Alevilerin akın akın Avrupa ülkelerine iltica ettiği yıllar. Pazarcık ve Elbistan köylerinin topraklarının boşaldığı, toprakların sahipsiz kaldığı yıllar. Kürdistan'ın her yerinde savaş devam ederken, devletin yakıp yıktığı, köyleri boşalttığı, işkence yaptığı, binlerce insanı öldürdüğü bir dönem. Kürdistan'ın her yerinde olduğu gibi Pazarcık ve çevresi de devletin Kürtler üzerindeki baskı ve zulüm politikasından payına düşeni aldı. Öyle bir coğrafya ki, cumhuriyet tarihi boyunca asimilasyon ve soykırım politikalarının kimlik ve inanç üzerindeki etkilerini ve sonuçlarını fazlasıyla yaşadı ve etkileri hala devam ediyor.

Devlet, Dêrsim, Koçgirî gibi Kürt Kızılbaş soykırımlarının devamını 12 Eylül öncesi 1978‘de Maraş'ta sistemli bir biçimde devreye koydu ve kıyımdan geçirdi. İlk katliam ve kültürel soykırımı burada yaşayan Maraşlılar 12 Eylül faşist cuntasının bölge halkına yönelik sistemli toplu baskı, gözaltı, işkence, tutuklama vb. uygulamalarına uzun süre maruz kaldılar. 

Ailem kaldığımız şehirde aynı baskıları kat be kat yaşarken, devletin köylerimizdeki 12 Eylül uygulamaları, insan onurunu zedeleyen ve hiçe sayan bir noktaya varmıştı. Yıllar sonra bu insanlık dışı uygulamalar köydeki yaşlıların ağzından trajikomik hikayelere dönüşmüştü. Bizler yaşanan bunca onur kırıcı uygulamayı birer hikaye olarak dinliyorduk. Maraş katliamı gibi 12 Eylül de uygulamalarıyla bir travmaya dönüşmüştü.

Devletin bu kadar sistemli olarak bölgemize yönelmesinin nedeni, Kürt Özgürlük Hareketi‘nin ilk örgütlendiği ve halktan destek bulduğu yöre olmasıydı.

Zulüm, baskı ve yıldırmaya maruz kalmış Maraşlılar, topraklarını terk etmek zorunda bırakıldı ve şimdi nar taneleri gibi bütün Avrupa‘ya dağılmış durumdalar.

Devletin kültürel soykırım ve asimilasyon politikaları bir anlamda sonuç verdi, o toprakları gönüllü terk etme ağır bastı. 

Bugün ben de dahil binlerce Maraşlı Avrupa‘da yaşıyoruz. Zorunlu olarak Avrupa‘ya geldiğimde ilk gözlemim nar taneleri gibi dağılan halkımızın kimlik ve inanç boyutuyla örgütsüz duruşu olmuştu. 

Bölgemiz, insanlık tarihine Kobanê direnişini armağan eden onurlu bir mücadelenin ve hareketin ilk örgütlendiği, yeşerdiği bölge olması, yüzlerce şehidi olması itibarı ile haklı bir gururu yaşarken; özelde Pazarcık, genelde Maraş‘ın Avrupa‘da kendi kimliğinden, inancından, kültüründen uzak ve dağınık kalması, üstünde durulması gereken önemli bir meseledir.

Peki ne yapmalı? 

Bir makale ile bunca birikmiş soruna ve sessizliğe çare olunamaz elbette...

Dağılmış nar tanelerini toplamak gerekiyor. Hepimize işler düşüyor.

Bir süredir Avrupa‘da çalışmalarını yürüten 'Maraş Girişimi İnsiyatifi'ne dahil olmak, ilk yapmamız gereken sorumluluklarımızın başında geliyor.

Toprak yaşamın kendisi ise; yaşamımızı elimizden almalarına izin vermeyelim.

Bu gücümüzün olduğuna inanıyorum.

Maraş'ın sessizliğini, çığlığa dönüştürme zamanıdır.