Yine devlet erkanının birbirinden feci açıklamalar yaptığı günlerdeyiz. Tüm dünyanın nefretle kınadığı, “unutursak yüreğimiz kurusun” dediği Roboskî katliamıyla ilgili İçişleri Bakanının yaptığı değerlendirme hangi ülkede olsa yer yerinden oynar; o bakan ya istifa eder ya da görevden alınırdı. Tıpkı bizatihi Roboskî katliamının, hükümet kabinesinin toptan istifa etmesine neden olabilecek bir ağırlıkta olması gibi… Cesetleri katır sırtında taşınan 34 Can’a atfen, “olayın figüranları” denmesi insanlık, vicdan, etik dışı bir yaklaşım. Ortada özür dilenecek bir şey olmadığını eklemek de başka bir facia durum. Bir de tersini düşünün: ortada ayan beyan devlet uçaklarının bombalandığı gerçeği gizlenebilseydi, olay PKK’nin üzerine kalsaydı sonuç ne olurdu:
- Uludere’de katliam!
- Sınırdan dönen köylüler katledildi!
- Çoluk çocuk demeden katlettiler! vb.
Ama devletin sorumluluğunu gizleyemediği Roboskî gibi vakalar karşısında; “operasyon hatası, yanlışlık, vb” olayın vahametini ve vahşetini gizleyen ifadeler bulmakta oldukça usta olan bir devlet geleneğiyle karşı karşıyayız! Şahin’i, yaptığı insani olmayan açıklamalardan dolayı görevden alması gereken Başbakan ise, “bakın bakın mayınlara basmadan yürümeyi nasıl da biliyorlar” gibi bir yaklaşım sergilemekte beis görmüyor.
Sormak lazım aynı Başbakana, bu coğrafyada kaç Kürt çocuğu mayına basmada usta olmadığı için öldü, kolu-bacağı koptu; artık asla göremeyecek, duyamayacak, yürüyemeyecek kaç çocuk var bunu biliyor mu? İHD raporları ortada. Bugüne kadar bu raporlardaki verileri yalanlayabildiler mi? Ölü ve yaralı çocuklar ülkesine çevirdikleri bu coğrafyada, gerçeklerin üstünü kapatmakta kimler usta? Sahi, kimdir bu mayına basmamada usta çocuklar? Ama şunu söyleyeyim; Roboskîli çocuklar her gece rüyalarına girecek, sorumluları bir an olsun adalet yerine gelene kadar, takipten vazgeçmeyeceklerdir…
Erkek, cinsiyetçi, muhafazakar, otoriter!
Nerdeyse son yüzyılla yaşıt cumhuriyet boyunca devletin cinsiyetçi-ulus devletçi suretleri, ödediğimiz bedellerin neredeyse tek sorumlusu! Bu ülkede militarist olmakla, eril olmak, otoriter muhafazakar olmakla “tek dil, tek vatan, tek millet” bakış açısı hep aynı kapıya çıkar; hep aynı kaynaktan beslenir. Kadını, Sünni olmayanı, Türk olmayanı reddet, yok say, imha et! Bugün de devlet, kadının bedensel bütünlük, sağlık ve üreme hakkıyla ilgili konulardaki karar vericisi olarak görmekte kendini! Dünyaya bir çocuk getirip getirmemek, hangi yöntemle anne olacağına karar vermek, evli de olsa bekar da olsa sadece ve sadece kadının vereceği bir karardır. Buna ne devlet karar verebilir, ne de erkekler!
Sonuçta, kadının bir can doğururken kendi canından eklemekte, bedelini ödemekte, onun bütün yükünü taşımaktadır. Kadının doğrudan yaşamını etkileyecek kararları “yeni yasalar” adı altında devletin vermesi demek, kadının yüzyıllardır verdiği mücadeleyi yok saymak, kadının toplumsal rollerini güncellemek ve obje haline getirmekten başka bir işe yaramaz! Kaldı ki, tecavüzlerin, irade dışı gebeliklerin sadece kadınları değil, çocukları da mağdur ettiği bir ülkede, ortaçağdan kalma düşüncelerle yeni yasaklar getirmek, kadın katliamlarının önünü genişletmekten başka bir işe de yaramaz!
Bedenimiz de, kimliğimiz de bizimdir!